23 Haziran 2010 Çarşamba

Muhal

Var etmek istediğine öylesi bir hevesle koşuyordu ki, ne yapmak istediği hususunda tutarlı üç beş kelime kullanamayacak kadar boşlukta salındığını fark edemedi.

Boşluk büyüdükçe yalnızlığının onu ululaştıracağına dair düşünceleri kibirli ellerini yüreğine götürdükçe vicdanının muhataplılığına değmemecesine büyüdü.

Kendi için yaşıyordu...

Fakat... Kendi çığlıklarının gölgesi, (kendinin) ne ile yaşayacağına yöneltmedi yüreğini...

10 Haziran 2010 Perşembe

7 Haziran 2010 Pazartesi

Yaşama Sanatı

Popüler kültürün hegemonyasında eriyen sanat anlayışı ülküleri kapitalin dişlilerinde can çekişirken, bu ölümsü çığlıklara karşı sanatçı; kendi dili, kendi lisanıyla pay koparabilmenin derdini, ''birilerine birşeyler vermek''ten öte yaşıyor.

Bunu sorgulamıyor değil, ama düzen bunu gerekli kılıyor.

Bu yüzden; ''yaşama savaşı''ndan bizim anladığımız aslında birbirine tezat gibi görünen bir çok paydanın aynı anda var olabildiği, bu iki yüzlülüğe giderek ruhumuzun alıştırıldığıdır.

Geçenlerde okuduğum öykü antolojisinde buna örnek verebileceğim bir olaya rastladım.

Yazar hikaye kahramanını bir ses dublörü seçmiş. Dublör ilk işini yapmak için gittiği sette, yıllardan beri bu işi yapmakta olan, yaşlı bir dublörle karşılaşıyor.

İlk olarak; genç dublöründen köpek gibi havlaması istiyorlar, o biraz tereddüt geçirse de, gereklilik iç güdüsü ile bunu yerine getiriyor.

Bunu öylesi bir beceri ile yerine getiriyor, öyleysi bir kuvvette ulumaya, havlamaya başlıyor ki; teknik ekip alkış tufanına tutuyor genci.

Bravo, diyor yaşlı olan dublör...Bravo...Bu işi başaracaksın...

Satırları okurken, ürpermeden edemiyor insan.

...

Kitaplarda öğretilen sanatın toplumsal sorumluluk yönü olduğu ve bu sayade Kant'ın etiğine yaklaşacağımız.

Buna zaman zaman karşı çıkanlarda yok değil. Ama sonuç ne olursa olsun, aslında sanatçı; ''varedemediği'' ideanın huzursuzu.

Şair bir tanıdığımın, yayın evi yayın evi gezerken çektiği sıkıntının ne demek olduğunu onun düşüncelerinin ne demek istediğini, daha yeni yeni anlamaya başlıyorum..

Onun bürokrasinin hegomonyasından, kapitalin baskıcı yapısından ''kalemin uzak tutulması'' gerektiğini söylerken, toplumda çok iyi şeyler verdiği halde yalnızlaştırılmasına dair şikayetini anlayamıyordum.

Oysa ki zamanla, toplumda alkışlananlardan öte, alkışlanmayan;  toplumdan izole, kendi iç dünyasında, kendi fil kulesini inşa etmeye uğraşan bu bireylerin ne demek istediklerini anladım.

Hayyam'ı saltanatın önünde bir kese altını eğilip almaya tenezzül ettirmeyen o güç...Herkesin hem fikir olduğuydu.

Paraya baş eğmek zorunda bırakılan, o güçlü hegamonyaya katlanmak zorunda bırakılan birey ne peki?

Her ikisininde ''yaşama sanatı''nı bir tutmuyorum elbet...

Her Martin Eden kendi sularının derin serinliğini duymakla başlıyordu satırlarına ama, sonunda  saltanatın önünde bekleşmek zorunda bırakılan o kişiler, şairanelikleriyle hürriyetten dem vuruken; aydınlığa ''kendi karanlıklarından'' çağıran  Herakleioslar değiller midir?

Bana, benim ''yaşama sanatı''ından ne anladığımı  soruyorsunuz.

Penceremin paslı demir kafeslerini tutup, hıçkıra hıçkıra ''ben yüreğimin sesini dinlemek istiyorum'' diye ağladığımdı.

Ne kadar iyi uluyacağımı bilmiyorum.

Ama Maria Rikle'nin dediği gibi;

''Onlar söylediklerinden haklıydılar, o gerçekten düşmanlarıydı çünkü...''

25 Nisan 2010 Pazar

Başlamak

İnsanın paylaşabileceği en gerçek şeyi yalnızlığı olduğu halde; kendinden kaçarcasına, kendi dışındakileri anlatır.

Bunu seçer çünkü, en kolay olanı budur. Bunu seçer çünkü, kendi iç sezişlerinden kurtulmaya çalışırken, kendiyle olan kavgalarını dışardaki başka hiç bir kimsenin bilemeyeceğini, yüreğindeki bu bıcaksı sarp kayalardan kendinden başka hiç kimsenin, daha gerçekçi acı çekemeyeceği kanısındadır.

Başarabildikçe kendinden kaçan bu insan, başka dünyalara yönelir. Onları dillendirmeye, onları kendi içinde şekillendirip yazmaya koyulur.

Oysa siz hem bunun biraz dışında, hem bunun biraz içinde bir sualle; kendimi, kendi yaşantımı betimlememi arzu ediyorsunuz.

Elime ajandamı alıp her defasında kendimi anlatmaya kalkışan ben nedense, okurumla pek barışık değilim.

Okurun merak ettiği sualleri gizli gizli kendime soran ben, o cevapları vermekten çocuksu bir çekingenlikle kaçmışımdır.

Bunu yenebilecekmiyim, inanın bilmiyorum.

Sizden kendimi anlatmak için, biraz daha zaman isterken, size Rainer Maria Rikle'nin; Malte Laurids Brigge'nin Notları'nı oturup biraz daha düşünebilmek adına yolluyorum.

''Yalnızlardan söz etmemiz insanlardan fazla anlayış beklememizdir. İnsanlar neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. Hayır anlamazlar. Bir yalnızı görmemişlerdir asla; ondan tanımaksızın nefret etmişlerdir yalnız. İnsanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır; bitişik odanın onu baştan çıkaran sesleri olmuşlardır. İnsanlar patırtı etsinler, onun sesini boğsunlar diye, eşyaları ona karşı kışkırtmışlarıdır. Narinliği ve çocuksu oluşu yüzünden çocuklar, ona karşı birleşmişler ve o her büyüyüşünde yetişkinlerin rağmına büyümüştür. Bir av hayvanı gibi barınağını sezmişler, uzun gençliği sürekli takip altında geçmiştir. Güçten kesilmeyipte ellerinden kaçtıkça, yaptığı şeylere bağırmışlar çirkin deyip kötülemişlerdir yaptıklarını.Ve o bunlara kulak asmadı mı biraz daha ortaya çıkmışlar yiyeceğini bitirmişler, teneffüs edeceği havayı tüketmişler ve iğrensin diye yoksulluğuna tükürmüşlerdir. Bulaşıcı hastalığı olan biri gibi adını kötüye çıkarmışlar, daha çabuk kaçıp gitsin diye ardından taşlar atmışlardır.Ve yıllanmış içgüdülerinde haklıydılar gerçekten; o gerçekten düşmanlarıydı çünkü.''

14 Mart 2010 Pazar

Sebil ve Güvercin

.
O küçük pencerenin altında cama vuran damlaların sukutunu dinledim, daha dün dedim içimden hava güneşliydi ve sen yağıyordun gökten.
Daha dün minicik yüreğiyle küçük beyaz kelebek, sarı çiçeklere konup kalkıyordu.
Gece olmamışdı...
Erik ağacının beyaz çiçekleri öyle umarsız gülümsüyorlardı ki bana...
Evet daha dün o büyük buğday başaklarının içinden sana doğru koşmuştum.
Gece yıldızlıydı ama ben aydan başkasını görmüyordum.
Bak dedim mutluluktan uçuşan yüreğimle, bak  ne yazıyor?
Evet dedin, evet birşey yazıyor.
Ellerim üşüyordu ve senin ellerindeydi.
Utanıyordum, bakmaya uzun uzun...
...
Günlerce ve aylarca bekledim
Orada ne yazıyor du?
Söylemedin, hep yüz döndün.
Şimdi okuyorum.
Sebil ve Güvercin.

20 Şubat 2010 Cumartesi

Yusuf


İnsan en çok günahları ağır geliyor olmalı düşündüm...

İnsan en çok, yarım kalmış, büyük hesapları...

Neden diye sordum, o kar yağışının ince ince sızısında.

Büyük düşünmek için, daha çok, daha çok kıvranmak mı gerekir yoksa?

Neye yarar dedim, o göz yaşlarını önlerinde avuçlarında satan kalpazanlar için.

Benim gözyaşlarım neye yarar?

Küçük bir melek indi sonra gökten yüreğime, gözleri sonsuz mavi, bakışları parlak..

Birşey anlamazken acı çekmek bu dedim..

Ve en çok ugursuz gecelerden arda kalan o yorgun sürgünlerin içinde.

Başkalarına peşkeş çekilmiş bir iç sızı.

Avuçları kirli geleceklerin, güneşe el sallamaları..

Ve hiç bir mekana sığamaması belki, bu vicdan cehenneminde.

Güneşi geceden göreceğiz ve aydınlığı kendi ellerimizle kirleteceğiz!...


11 Ağustos 2009 Salı

Son Hikaye

Bedeni susuz, yüreği umut.

Mavi siyaha dönüşüyordu oysa,

O bunu bilmedi, bilemezdi de...
...
Feraye'nin uzun parmaklarının yuvarlak pembe uçları; suya, denize, düşe dokunuyor ve her defasında yakamozları yakalamak isteyen martıların, çığlıklarını duyuyordu.
...
Boğuk ve anlaşılmaz bir ses.

Lime lime olmuş kadar keskin, geçip gittiğini duydu soluğunun...

Soluk ve beyaz teninde ölüm ilk nefeslerini kanı çekile çekile ilerliyor, son baharı haber alan soluk yapraklar gibi, elleri istemsizce titriyordu.

Sese cevap vermedi..

Çetin ve soğuk geçecek bir kışa, geç kalınan sancıların ilk doğumuydu bu...
Simsiyah gözleri yere mıhlanmış, ne bir milim ileri, ne bir milim geri.
Tıpkı beyaz köpükleriyle dupduru bir çağlayanın,
 Kayalıklara vura vura gelişinin, çıldırtan sesiyle donuk...

Uçurumun kenarındasın!diye haykırdı adam.

Aynı anda kan içinde kalmış minicik ayakları yerinden kopacağını bilmediği kaya parçalarına adım atıyordu.
Bir an...

Tek çığlık...

...

Adam kalbinde güneşin kavurduğu vahaya düşen; hüzünlü, yakan kavurucu bir ağrı hissetti.

Genç kızın adım atmadan evvel, gözlerinden yanaklarına doğru inen, iri billur tanelerinin boğazında düğümlenişiydi bu...

Gözlerini kapadı...

Olduğu yere yığıldı.
...

Üşüdüğü gecelerdeki minicik ellerini, çocuksu gülüşlerini, tatlı su rengindeki
yanaklarını, kiraz çiçeklerinin fısıltısını andıran kısık sesini duyuyordu yeniden.

Gökyüzü seni seviyorum.

Gökyüzü seni çok seviyorum...

...
''Yaşamaksa alnı dik ve mağrur seni sevmeyi gerçekten başarabildiğim için hiç utanmadım sevgili...
Ateş dolusu bir çemberden, beyaz ve katıksız sevgine yürüdüğüm bu yolda, buğulu gözlerin aklımı istila ettiği hiç bir an affetmeyeceğim seni..

Bitti sevgili...

Şimdi herşey bitti...