11 Ağustos 2009 Salı

Son Hikaye

Bedeni susuz, yüreği umut.

Mavi siyaha dönüşüyordu oysa,

O bunu bilmedi, bilemezdi de...
...
Feraye'nin uzun parmaklarının yuvarlak pembe uçları; suya, denize, düşe dokunuyor ve her defasında yakamozları yakalamak isteyen martıların, çığlıklarını duyuyordu.
...
Boğuk ve anlaşılmaz bir ses.

Lime lime olmuş kadar keskin, geçip gittiğini duydu soluğunun...

Soluk ve beyaz teninde ölüm ilk nefeslerini kanı çekile çekile ilerliyor, son baharı haber alan soluk yapraklar gibi, elleri istemsizce titriyordu.

Sese cevap vermedi..

Çetin ve soğuk geçecek bir kışa, geç kalınan sancıların ilk doğumuydu bu...
Simsiyah gözleri yere mıhlanmış, ne bir milim ileri, ne bir milim geri.
Tıpkı beyaz köpükleriyle dupduru bir çağlayanın,
 Kayalıklara vura vura gelişinin, çıldırtan sesiyle donuk...

Uçurumun kenarındasın!diye haykırdı adam.

Aynı anda kan içinde kalmış minicik ayakları yerinden kopacağını bilmediği kaya parçalarına adım atıyordu.
Bir an...

Tek çığlık...

...

Adam kalbinde güneşin kavurduğu vahaya düşen; hüzünlü, yakan kavurucu bir ağrı hissetti.

Genç kızın adım atmadan evvel, gözlerinden yanaklarına doğru inen, iri billur tanelerinin boğazında düğümlenişiydi bu...

Gözlerini kapadı...

Olduğu yere yığıldı.
...

Üşüdüğü gecelerdeki minicik ellerini, çocuksu gülüşlerini, tatlı su rengindeki
yanaklarını, kiraz çiçeklerinin fısıltısını andıran kısık sesini duyuyordu yeniden.

Gökyüzü seni seviyorum.

Gökyüzü seni çok seviyorum...

...
''Yaşamaksa alnı dik ve mağrur seni sevmeyi gerçekten başarabildiğim için hiç utanmadım sevgili...
Ateş dolusu bir çemberden, beyaz ve katıksız sevgine yürüdüğüm bu yolda, buğulu gözlerin aklımı istila ettiği hiç bir an affetmeyeceğim seni..

Bitti sevgili...

Şimdi herşey bitti...

19 Temmuz 2009 Pazar

Eloza-2


Eloza,
Ellerim kan lekesi ve tebeşir.
Bir yanı yitik türküler söyle,
Boğazımda düğümlenen senin düşündür.
Dişlerinde kalan elma kokusu,
Topragın koynuna çağırır beni,
İlkin ellerini verir,
İlkin ellerini.

25 Haziran 2009 Perşembe

Eloza


Mavi sızıdır adı bahar ve düş.
Alaca ceylan nöbeti,
Ki böğründen yaralıdır koşmaya engel
Memeleri bereketli, taşıyor yine de.
Kana bulanmış süt, süte bulanmış kan.
Eloza yorgun yorgun, bakma yüzüme,
Kim bilmem seni vuran, katransı gece.
Çocuk anasının, eteğini çekeler,
Ana yorgun, ana susuz, ana aç.
Güneş yanığı yanağı, al al.
Kemirir tarla faresi, iştahıyla düşlerini.
Ve çavdar somunudur umud,
Yaşamak...
Yaşamak...

Çağlardır boğulan o ırmak, benim.
Çığ yeşili ağlamaktır, Eloza.
Ellerinden tutmuşum ve sonra,
Beyaz kelimeler yazıyorum, toprağın koynuna.

Ünzile rüyasında, güvercin görmüş,
Ve bir sürüydü, bir sürüydü çok
Canımı, tüylerimi, sarmada umud.

Rahlenin önünde yeşil bir yağmur
Gözleri yere mıhlanmış
Bir çift gözleri.
Diyemez kendi renginin sebebini,
Susmuştur, Eloza.
Alaca ceylan nöbetidir çektiği,
Ki böğründen yaralıdır koşmaya engel.
Memeleri bereketli, taşıyor yine de.

Gözlerinin ardında mı deniz?
Yoksa gözlerin mi o?
Çok sorma işte söylüyorum.
Eloza benim.
Aç kapıyı artık, geldim.
Saçlarını dokundur yüzüme ellerime,
Kardeşçe aç kapıyı, geldim

Çocuk anasının peştamalını çekeler,
Ürkek gözleri daha bir belirgin;
Ana su, ana su, ana su..

Adın serap,
Çölde kavrulmuş bir bedevi ki, sergüzeşt
Yağmura dokundurur, dudağını.
Bir çocuk yanağıdır, öptüğü.
Eloza işte geldim, duy muyor musun?
Ellerinde emeğim toprağım yeşil.

Ana aç kapımı,
Yeşil bir yağmur sonrasıdır çektiğim.
Bir alaca ceylan nöbeti
Ki bağrından yaralı koşmaya engel
Memeleri bereketli taşıyor yinede
Kana bulanmış süt,süte bulanmış kan.

Eloza yorgun bakma yüzüme
Kim bilmem seni vuran, katransı gece
Ağlamaklıdır yüreği, ki şimdi;
Çocuksu gözleri daha belirgin
Ana su, ana su, ana su...

23 Mart 2009 Pazartesi

Feraye

Boşlukta salınan salıncak gibiydi bakışları, fersiz meşakkatsiz öylece yere bakıyordu.
Adam ne düşünüyorsun diye sordu.

Hiç dedi kız...

Nasıl hiç?

Düşleyecek hiç bir düşüm kalmadı Deniz...
...

Uzun bir sessizlik oldu, adamın ruhu ateşin buz dolu bir kadehe boşalması kadar üşüyordu.

Yavaşça başını kaldırdı genç kız, adamın gözlerine baktı uzun uzun...

Aşkın onurunun ne demek olduğunu biliyorsun değil mi, Deniz?

O ki yüreğimde büyüttüğüm duygulara, ılık bahar gecelerini andıran saflığının hürmetine, senin özleyeceğin ama asla el süremeyeceğim bir uzağa; kendi yüreğime, gömdüğümde yaşayabileceğin en ağır yenilgi, ardı kesilmeyen zifiri karanlımdır...

Uçurumun dibindeki menekşe kokularını özlediğim için, kendi uçurumlarından almaya çalıştığın bedenime hayat bağışladığını söyleme sakın!

Bunu kabul etmiyorum...
Asla!
Aşk gecenin en karanlığına razı olup, ışığı yüreğinde duyabilme kudretidir...

Buna şüphesizce inanmaktır Deniz...

Ben seni severken, kendime hayat bağışlıyorum.

Ne yediğimi, ne içtiğimi, nasıl olduğumu bilmesem de, o pınara ruhumun susayan yanlarının sızısına koştuğumu biliyorum.

Gözlerin bunca buğusuyla, yüreğinin gri duvarlarından yalpalayarak ilerleyen özlemlerden haber verirken...
Ruhun bir uçtan diğer ucayanan sahil misali tutuşurken neden yanında değilim?

Nasıl dayanıp, susma kudretini gösterebiliyorsun bilmiyorum...
...

Genç kız, boğazına düğümlenen o garip acıdan kurtulmak için pencereye doğru yöneldi, dudaklarını ısırarak, gözlerini kapadı.

Adam yavaşça elini omzuna koydu, genç kızı göğsüne alıp, sıkıca sarıldı ve;

Sus, yalvarırım! Sus; beni her gün ayrı ayrı öldürme...

Genç kız, elleriyle yüzünü kapadı hıçkırarak ağlamaya başladı.

Git benden, içimdeki bu katran karası duyguyuda al, çek git..

Yoruldum Deniz...

Çok acı çektim, ve her gün o bilindik sona doğru koşuyorum.

Cümlesinin devamını getiremedi Feraye, başı  dönüyordu. Ellerinden canı çekilir gibi oldu..
Olduğu yere yavaşça yığıldı.

Adam; genç kızın düşmesine güçlükle engel oldu, o hasta naif dupduru bir gölü andıran, beyaz yüzüne baktı,içinden kendi kaderine lanet savurmak geçiyordu..

Onu yavaş yavaş öldürüyorum diye fısıldadı, sarıldı öptü ve titreyen dudaklarını arasından ilacını verdi, bekledi uzun uzun...
...

Ne zaman sonra kendine gelen Feraye onu elinin birini tutmuş, başını yatağa yaslanmışken buldu.

Adamın yavaş yavaş beyazlamaya başlamış saçlarını okşadı uzun uzun..

Başını kaldırdı adam, genç kızın  anlından usulca öptü..

Bu duygu ney küçük zambağım?
Baharı andıran tatlı dudaklarını yayıp gülümsedi genç kız, bilinmezi keşfediş diye fısıldadı.

Çok mu seviyorsun Feraye?

Çocukluğundan kalma bir heyecanla, ışıldayan gözleriyle adama bakarak;

_Bir sürü gökyüzü,bir sürü...

Bende seni çok seviyorum dedi adam tebesümle, genç kızın ellerini dudaklarına götürerek.

_Nasıl kıyılır Feraye, söyle bana?

Şarap kırmızı bir tutkunun eseriyle gülümsedi genç kız, kendi içinde yolların  kıvrılıp uzanan sonra kaybolduğu o gözlere bakarken..

Titreyen bir çiçeğin tutsağıydı adam..

Bunu biliyor ve o yüzden çekiyor du perdelerini.
...
Seni sordum Züleyha...
Bir güversin kanadında saklı dediler.
Çırpın yüreğimde,
Mecelle
En zor olan.
Orduları dize getiren mabet.
Kanımla yıkadığım günah,
Züleyha.
.

19 Mart 2009 Perşembe

Firuze


Adam, yeşilliğin ortasında oturmuş kır çiçeklerini toplayan genç kızı izliyor, beyaz uzun elbisesinin eteklerini biraz toplamış, şakırdayan ırmaklar gibi durmadan konuşuyordu Firuze.

Çocukluğunun ışıl ışıl beyazını andıran gözleriyle avuçlarının arasındaki çiçekleri uzattı Deniz'e.

Adam gülümseyerek aldı kır çiçeklerini.

Ne kadar güzel... Tıpkı yüreğin,

Sussan çocukluk ayazı bir ağlama sesi,

Konuşsan baharda sevişen erguvan çiçeği...

Küçük ve beyaz şehrim...

İnsan ne için yaşar söyle bana?

Bilmiyorum dedi Firuze...
Üşüyorum...

Sadece ve bunun için pervane gibi ateşine koşuyorum...

Duymuyorum gökyüzüm, hiç birşey duymuyorum...

Ölecek miyim ben?

Yüreğiyle bağlandığı saçlarını gömerek yüzünü, ölmeyeceksin Firuze dedi.

Sen hiç ölmeyeceksin...

Denize bakar gibi baktı genç kız adamın gözlerine.

Işıldadı tüm ruhunda beyaz...

Kurşuna dizilmeye gün sayan bir ruhun, ölümü idrak edemeyişiydi bu... 

Sesi titredi Firuze'nin.

Kayboluyorum Deniz, kayboluyorum...

Sus...dedi adam.
Kanatlarını geren bir kuş gibi, sarıldı genç kıza.

Ah benim akşamüstü çiçeğim...

Yakut mudur yüreğin?

Bu ne çırpınış ellerinde ki?

Ellerin güvercin kanadı kadar beyaz,

Yanakları nazlı bir gelincik çiçeği...

Nasıl gideyim söyle?
.

13 Mart 2009 Cuma

Siyah


Uzak,
Küçük ve beyaz şehir.
Ne kadar üşümüş berrak sularda yıkanmak için çırpınan ellerin.
Ölü bir çiçeğin gölgesinde, çok zaman sonra içimde açan küçük sevgili,
Söyle, bunların hepsi kör bir tesadüf mü?
Bekleyip bekleyip, en son anda geç kalmak...
Sen sustuğunda, gözlerin dolu dolu olduğunda hayata,
Öyle üşüyor ki bedenim...
Öğrendin değil mi?
 İki dişlinin arasında nasıl sızlarmış bedenin...
...
İçimden geçiyor bana akıp giden ruhun,
İçimden geçip gidiyor da, ben ellerinden tutamıyorum o küçük sevgilinin.
Saçların efsuni bir leylak kokusuyla dolu biliyorum.
Biliyorum suskunluğun o kesif nedenini.
Kapımın önünde; gözlerin yerde, öylece durduğun günü hatırlıyorsun değil mi?
Yere bakıyordun ve ağlıyordun...
Ne içeri gel diyebildim, ne dışarda kal,
Sarıl bana demiştim, hayır diye direnmiştin.
Ah gururlu küçük mor tay,
Nereden öğrendin sen?
Beyaz yelleli atlar gibi, içimde koşturup gözlerime bakmamayı...
Küçük beyaz ellerini doya doya öpebilmeyi ne kadar isterdim bir bilsen,
Küçücüksün Feraye küçücük...
Ne kadar uzak bana kısık kısık kahverengi gözleriyle bakan sevgili,
İçimden git artık,
Sus bir nebze ne olur...
...

10 Mart 2009 Salı

Yağmur Kokulu Toprak


Küçük bir kafes kuşuydu Rakkas.
Pencerenin önünde, demir prangaların içinde...
İçim ürperidi de, camı açardım özgürlüğü duysun diye, neden bilmiyorum öyle çok öterdiki o an..
Çiçeklere mi, denize mi yoksa gökyüzüne mi?
Bütün serçeler uçuşup konardı pencere önüne.
Rakkas daha içli olurdu bu sefer...
Ahh Rakkas diye sitem ederdim, bıraksam o havada nefes alıp, yaşamayı başarabilecek misin?
Başını eğer, susardı...
Tüm serçelerin yüreği burkulurdu bilirdim.
Parıldayan tutkulu bir şelale gibi kıvrıla kıvrıla, duyulmamış güzellikleri duymak, ona dokunmak, gözlerine bakıp yüreğinin bir güvercin kanadı gibi, harelene harelene uçmasını istiyordu ...
Birşey diyemedim o gün..
Küçük ayacıkları neden soğukdu?
Oysa yemleri bitmemişti henüz...
Kime kaçtı diye sordum kafese?
Denize, denize diye fısıldadı...
Şimdi uç dedim...
Yağmur kokulu toprağı serperken göğsüne...