16 Ağustos 2010 Pazartesi

Ayna

Sandalyeye oturmuş her an uyuklamaya hazır, kendi aksini gösteren duvara monteli, küçük aynaya bakıyordu.

Uyku bilincinin tümüne hücum etmeye meyilli... İlk günler uyanık kalması için var edilen gürültülere, giderek kayıtsızlaşıyordu Timuşenk.

Bilinci gidip gidip geliyor, beyninin duvarlarında yankılanan  o anlamsız sözcüğü tekrar ediliyordu.

''Vuvu, pidi, vuvu, di...''

Ne demek olduğu hususunda en ufak bir fikri yoktu. Ama beyni onunla oyun oynarcasına, bu kelimenin yankısını tekrar tekrar veriyordu zihnine.

''Vuvu, pidi, vuvu, di...'' Gözleri yavaşça kapandı.

Timuşenk'i gözetleme deliğinden kontrol eden iki emir erinden daha tıknaz ve uzun boyunlu olanı, ötekini dürtterek;

''Timuşenk uyudu...Komutan demedi mi kesinlikle uyutulmayacak!...''

Yanındaki yerinden fırlayarak, kontrol deliğine dipçiğini dayayıp ;

_Hey Timuşenk!...Uyan...(gözlerini açmadığını görünce) Uyansana lanet olası!...

Timuşenk' in yavaşça gözleri aralanıyor, küçük gözetleme değiliğine anlamsız anlamsız bakıyor, sonra beyninin içindeki o anlamsız sesin nini gibi gelen ritmine başını uydurup, yerinde hafif hafif salınarak uyuklamaya devam ediyordu.

Bir kaç dakika içinde iki erde o büyük ve kalın postallarını demir kapıya gürültürle vurmaya başladılar. Timuşenk' in oralı olduğu yoktu. Bu kulakları sağır eden sese karşın; hiç mi hiç rahatsız olmuyor, uykusuna devam ediyordu.Onun bu rahatlığını gören bu iki genç nöbetçinin aklına, Gardıyan Artur'dan sorgu odasının anahtaralarını istemek geldi. Bunun için gardiyana giden askerlerden biri, yaşlı ve oldukça mızmız olan bu gardiyandan şu cevabı işitti.

_Hey dostum sizin neyiniz var böyle? O anahtarları her ölüme gelene veremem, Timuşenk Sinyoroviç idamla yargılanan, bir siyasi suçludur! İki nöbet eri emrediyor diye, anahtarları onlara uzatmam ne mümkün? Gidin Binbaşı Alekse Mandrale'ye, ondan izin isteyin! Ancak o izin verebilirse, ben anahtarı size veririm...
Er sinirli adımlarla, vakit kaybına neden olan; izin isteme işini gerçekleştirmek için binbaşının üçüncü kattaki odasına çıktı. Kapıyı vururdu, girin sözcüğünü duyarduymaz içeriye adımını attı.

Alekse'ye havalı bir selam çakmayı ihmal etmeden;

_Sayın Binbaşım Alekse Mandrale. Siyasi bir suçlu olarak karargahta dört günden beri tutulan Timuşenk Sinyoroviç uykuya dalmakta; kapıyı gürültüyle sarsmamıza rağmen, uykusuna  devam etmektedir. Ne yapmamı emredersiniz?

Binbaşı Alekse, köpürerek yerinden fırladı;

_O kuş beyinli gardiyan kapıyı açmadı mı?

Er olumsuz manada başını sallayarak;

_Hayır Efendim! Siyasi suçludur, gidin Binbaşı Alekse Mandrale'den izin isteyin diye tutturdu...

Binbaşı biraz daha öfkeli;

_Çıldırmış olmalı o bunak... Şimdi git o bunamış gardiyana deki; Binbaşı Alekse emrediyor! Kapıları derhal açıp, sizi içeriye soksun! Ben iki nöbetçi eri, kapının dışından mahkuma çiçek atıp gönlünü hoştutsunlar diye göndermedim!

Birden nöbetçi ere dönerek;

_Sandalyede oturuyor değil mi Timuşenk? diye sordu..

Nöbetçi ''Evet, Efendim...'' diye cevap verdi.

Binbaşı Alekse devam ediyordu.

_Sandalyeyi ayağının altından alın! Oturmasına müsade etmeyin sakın! Duvara yaslayıp dikili tutun onu! Emrediyorum, kesinlikle uyutmayın... Eğer direniyorsa dövün...Kesinlikle uyumayacak... (Saatine bakarak)
Dört gününü uykusuz geçirdi. Bu işkence en az yedi gündür devam etmelidir. Saat dörde geliyor, sorgucuları da her türlü zorbalıkta serbesttir. Bir daha Artur denilen o yaşlı bunak işi uzatmaya kalkarsa, söyleyin bana gelsin. İşine son vereceğim!... Hadi şimdi çabuk, çık odadan!...

Er, hafif bir tereddütle;

''Ta...Tamam Efendim'' diyerek çıktı.

Nöbetçi eri komutan vari bir sinirle, yediği bunca papara için Gardiyan Artur'u suçluyordu. Onun yanına gidince öfkeyle, anahtarları istedi.

_Timuşenk bir yığın uyku çekti babalık, anahtarı vermediğin için Binbaşı Alekse çok kızdı. Şimdi çabuk sorgu odasının kapısını aç.

Yaşlı  Gardiyan Artur; nöbetçi erin her halinden taşralı olduğu belli; yüzü süt bozumu çillerle dolu bu sarı zübbenin ona böyle bağırıp çağımasına karşılık yüzünü ekşitse de, pek birşey diyenmedi.

Sorgu odasına vardıklarında  öteki asker halen postallarıyla demir kapılarıya tekme savuruyordu. Gardiyan kapıyı açtı, komutanla konuşan asker, ötekine bir şeyler murıldandı. Hızla Timuşenk'in sandalyesini ayağının altından aldılar. Onu duvara doğru dayamaya çalıştılar, fakat yuvarlanıp yere düşüyordu, bu sefer Timuşenk'in yüzüne yumruklar savurmaya başladılar. Timuşenk ayakta durmaya başlamıştı.

 Timuşenk'in sandalyesine oturan nöbetçi erlerden biri, gururlanarak;

_Hey dostum... Bana bakılırsa Timuşenk'in böyle ayakta selvi boyunu sergilemesi, ona daha çok yakışıyor, ne dersin?

Öteki emir eri kahkahalar atarak bu duruma gülüyor, onaylarcasına baş sallıyordu. Yaşlı gardiyan, son derece ilgisiz bir şeyler mırldanarak odadan çıkıp gitti.

Yarım saat sonra sorgu memurları geldi. Timuşenk'in ayakları aklı almaz bir şekilde sızlamasına karşın, sendeleye sendeleye ayakta durmak için çabalıyordu.

Bir yandan da yeni gelen bu sorgucuları tanımaya çalışıyordu, söylenene göre bunlar yeni gelecek olan iki kişiydi. Bunlardan ikisini de tanımıştı. Biri Polis Şefi Jimmy, ötekisi de kendisini evinde tutuklamaya gelen, Ulusal Haber Alma Teşkilatı'ndan biriydi. Sorgulamalar başladığında yumuşak bir hava hakim olsa da, sorgu giderek sertleşti. Üç saatin ardından, Polis Şefi Jimmy ve arkadaşı sigaralarını köşede içlerine çekip dinlenirken, biri kafasını karışıyor ve işinin zorluğunu belli edercesine derin derin nefes alarak Timuşenk'e;

_Ne istiyorsun bay , Timuşenk?

Timuşenk; Suçlamalarınızı kesinlikle kabul etmediğini ve derhal evine götürülmesi gerektiğini söylüyordu.

Beş saat daha sorgunun ardından, Timuşenk'in ağzından kayda değer bir şeyler alınamayınca ona Grawe House Hapishanesinin yolu göründü. Sorgulayan memurlar ikişer kişi olarak sorguya girecekler, ve tam sekiz saat sorgu devam edecekti. Bu sekiz saatin ardından iki memur daha gelecek, bir sekiz saat daha onun sorgusuna devam edeceklerdi. Bu adam başı dörder saat ediyordu ki, dört saat boyunca aynı şeyleri konuşmak epey zor olacaktı.

Mahkumun gözleri kapalı tutulacak, elleri ve ayak bileklerine kelepçe takılacak, ve türlü işkencelerle en kısa zamanda netice almaları beklenecekti. Ertesi gün onu alıp Grawe House Hapishanesine götürdüler. Daha önce bu hapis hanenin ününü çok duymuştu Timuşenk. Soğuk bir mahsene attılar ilkin, sonrası elektirikli sandaleyeye oturtarak üzerine buzlu suyu bedenine döktüler, çok üşümüştü. Bırakın beni diyerek zangırdıyordu fakat daha yeni başlamıştı işkence... Kamışından verilen elektirik akımları, buzlu su, dayak, bedeninde söndürülen sigara izmeritleri tüm bu acılar harap etmişti bedeni. Aklının başına toparlanmasını içim hücresindeki soğuk betona onu külçe gibi yuvarlıyorlar, bir iki saat içinde kaldırıp tekrar sorguya, sürüye sürüye götürüyorlardı.

Daha çok psikojik travmaları hedefleyen bu işkence metodları için, hükümet özel birlikler bile kurmuştu. Hatta zaman zaman bu işkencelerde psikiyatristlerin katıldığı bile oluyordu. Fakat Timuşenk; insanın azmini heder eden bir direnişle karşı çıkıyor, ne olursa olsun ağzından tek bir devrim aleytarı kelime çıkmıyordu.

İki haftanın bitiminde Timuşenk harap olmuştu... Buzlu su ve soğuk onun geçmişteki hapis hane günlerinden kalma zaturresini tazelemişti. O kadar güçlü öksürüyordu ki sorgu memuları bile, başlarını yüzlerini ekşiterek sallıyor, bu adam itirafını imzalamadan ölüp giderse hiç bir işe yaramayak diye birbirlerine fısıldıyorlardı.Sonra bir kaç yudum suyu ferahlaması için dudaklarına götürüyor, sorguya devam ediyorlardı.

 Tmuşenk sorgu sırasında uykuya dalıyor, söylenenleri duymadığı için tekrar tekrar aynı şeyleri sormak sorgu memularını deli ediyordu.Sorgucular tam anlamıyla çileden çıkmıştı. Bazen yorgunluk kafalarına öyle vuruyordu ki, kendileri bile ne sorduklarını anlamıyor, sorguyu baştan alıyorlardı. Bir an önce şu işten kurtulamaya bakan memurlar,   istemdışı bir endişe ile duvardaki saatte  göz gezdirip, nöbet süresinin dolmasına bekliyorlardı. Aslına bakılırsa sorgucuların da sinirleri işkenceye uğramamalarını saymazsak en az Tmuşenk kadar bitikti. Bir yandan hükümetin bu işi el cabukluğuyla gördüp halletmek istemesi, diğer yandan Tmuşenk' in bal gibi meydanda olan suçsuzluğu... Tmuşenk'in suçsuzluğuna kimsenin aldırdığı yoktu, mühim olan hükümetin istediği itirafları yazdırmaktı.Ama üçüncü haftanın bitiminde, bir arpa boyu yol alınanmamıştı.

Öte yandan, hükümete yönelik sert eleştirilerin ardı arkası kesilmiyor, suçluların halen daha bulunamaması yüzünden tehtitler günbegün artıyordu.. Hükümet için; bu saatten sonra sorgulananların gerçek suçlular olup olmadıklarının bir anlamı kalmamıştı, onlar bir an evvel Timuşenk ve arkadaşlarının kellelerini uçurup halkın ateşini söndürmeye bakıyorlardı. Niyetleribu  idamlarla birlikte kargaşaya son vermekti.

Bu korku imparatorluğuyla işlerin yürütüldüğü devlet; bir alt kademesinde memuruna Sanco Pansa muamelesi yapıyordu. Ellerinin altındaki bu kuklaları, parmak uçlarınıdaki ipliklerle pek ala oynatabiliyordu.

Halk mı? Kutlu, mutlu, ulusal iş götürücülüklerle; işler tıkırına bir şekilde koyulmuştu bu güne değin...

Bütün bunlar olurken Timuşenk oldukça zayıflamış, kendi eceliyle ölümünü değil, menfaatlerinin gereği olarak idam sehbasında ölümünü isteyen devlet, onu hastaneye kaldırmış on on beş gün hastanede yatmasına müsade edilmişti.Vücudu biraz olsun toparlanan Timuşenk için işkenecler yeniden başlatılmış, sorgucuları artık kendi kendilerine itiraflar düzenliyorlar, bunu imzalamasını arzu ediyor olmuşlardı.

Timuşenk bütün bunları kabul etmemek için sorgucuların tabiriyle '' katır inadıyla'' devam ediyor, burada imzalatsalar bile mahkemede red edeceğini söylüyordu.

Çünkü diyordu Timuşenk.... Yıllar yılı bu devrimin gerçekleşmesi için gecemi gündüzüme katıp çalıştım. Şimdi  ben nasıl olur da, bu devrim aleytarı işler yaptığıma, başkalarının köpeğiliğini benim gibi bir aydının yaptığına  kanaat getirilebilir, diye bağırıyordu.

Üçüncü ayın sonuna gelindiğinde, baskı giderek arttı. Sinirleri harap olmuş sorgucular artık ağızlarında pek bişey tutamıyor olmuşlardı Tmuşenk'in sorgucuları kendini ve öteki gazateci arkadaşlarını, ihbar edenin Violense Nişaryan adlı bir senatör olduğunu ağızlarından kaçırdılar...

Bütün gece Timuşenk,  Violense' nin o sıska, tilki gibi bakan suratını düşündü. Kararını vermişti, gerekirse idamına sebep olacak itirafını yazıp, idama gidecekti.

Sabah hiç güçlük çıkarmadan sorgu sandalyesine oturdu. Uykulu gözlerle karşındaki sandalyeye oturup, ona aval aval bakan sorgucu memura;

_ Bu gün seni hiç yormayacağım, beni Binbaşı Alekse Mandralenin yanına götürün, oradaki sorgu odasınasına gitmeden hiç birşey yazmayacağım dedi. Senatör Violense ile ilgili çok önemli bilgiler vereceğim! Onunla konuşmama izin verirseniz, itirafımı yazacağım dedi.

 Memurlar afallamışlar, sevinçle gülmüşlerdi.

_ İstediğin bu olsun dostum, derhal ordugaha telefon açmışlar, hatta ordugahtan bir araba gelip onu alana değin ağzına bir sigara koyup, içmesi için kendi elleriyle yardım etmişlerdi.

Gelen arabanın haberi ile; onu nazikçe ayağı kaldırmışlar, yavaş adımlarla ayaklarıdaki kelepçelerle onu dışarıya çıkarmışlardı.

Güneşe çıkan Timuşenk'in gözleri aylardan beri karanlıkta olmanın alışkanlığıyla sancıyordu, kelepçelerden iyice şişmiş ellerini gözüne kapayarak yürüyordu, yavaş yavaş arabaya bindirildi.

İşleri biten sorgucular birbirlerine bakarak sırıttılar , birbirlerine bir kadeh içki ısmarlayarak ''bu işte bitti'' diyorlardı.

Araba gideceği istikamete doğru yol alırken; Timuşenk yanındaki ere, onu pencereye yakın tutmasını ve böylece parmaklıklardan hava almak istediğini söyledi, onu kaldırıp pencereye yaklaştırınca er; Timuşenk'in uzun uzun soluduğunu, çocuksu bir sevinçle rüzgarı içine çektiğini gördü.

Er bir mahkumun bu haline duygulanmıştı, kaç çocuğun var diye sordu merakla.

Timuşenk  evden apar topar alındığı günlerde eşinin yedi aylık hamile olduğunu, çocuk düşmemişse şimdi bir tane çocuğunun olduğunu söyledi.

Suçun nedir diye sordu er. Timuşenk bilmiyorum dedi, başını yere eğerek.

Er başını pencereye doğru çevirdi;

_Galiba bu günlerde kimse suçunu bilmiyor, diye mırıldandı.

Yol boyunca başka bir şey konuşmadılar. İki saatin sonunda ordugaha gelen Timuşenk'i, üç ay önce sorgulamaların başlatıldığı o odaya tekrar götürdüler.

Bir saat boyunca aynalı  odanın ortasında onun gibi siyasi suçlular için tutulan aynı tahta masa ve sandalyeye oturttular.

Yanındaki ere burada bir ayna vardı ne oldu ona diye sordu, er kaldırdık dedi. Timuşenk;

_ İstediğiniz yapacağım  zaten o aynayı ben buradan çıkana değin yerine asın, yüzüma bbakmak istiyorum dedi.

Nedense bunu sorgulama gereği duymadan, çarçabuk yerine getirdiler.

Bir kaç dakika sonra Binbaşı Aleksi ve Violense içeriye girdi. Violense son derece mağrur mahkumun ertafında bir kaç kez gezinerek;

_Timuşenk... Timuşenk... Duyduğuma göre suçlamaları kabul ediyormuşsun, doğrumu bu bu?

Timuşenk başını kaldırıp Violense'nin yüzüne güldü.  Evet, dedi (üstüne basa basa) Bay... Senatör... Violense...

Violense biraz tedirginleşmişti, korkaklığını belli etmemeye çalışan bir iki öksürükle sesine cesaret verip;

_Ama bunların benimle ilgisi nedir, diye sordu.

Mağrurlukla başını kaldıran Timuşenk;

_ Göreceksin aziz dostum, Bay Senatör Violense, ama şimdi yanıma gelin, size çok önemli birşey söyleyeceğim, dedi alçak sesle.

Violense'nin tedirginliği bir kat daha artmıştı, bu fark eden  Timuşenk;

_Korkma kahrolası pislik, ellerim kelepçeli!... Seni öldüremem!

Violense yanındaki iki ere tetikte olun  türünden işaret verdi. Sonra Timuşenk'e doğru eğildi aynı anda okkalı bir tükürük yüzüne yapıştı.

İki er kendini tutamayıp gülmeye başladı.

Violense kıpkırmızı olmuş bir yüzle kapıya doğru yöneldi. kapının girişinde olayları şaşkınlıkla izleyen Binbaşı Alekse'yi kolundan tutup savurduğu gibi, ordugahtan ayrıldı.

Onun bu tafrasının üzerinde pek fazla durmamıştı Binbaşı sadece dayanamayıp gülen iki ere ters ters bakarak Timuşenk' e döndü. Cebindeki kalemi ve kağıdı masaya koyarak odadan çıktı.

Timuşenk, kollarımda kelepçeyi çıkarmadan yazamam diyince, iki er birbirlerine baktı. Binbaşı açın dedi kelepçelerini.

Timuşenk hepiniz odadan çıkın ve kapıyı üzerime kilitleyin tek başıma sakin kafayla yazmak istiyorum dedi.

Kapıları dışardan, sanki o haliyle kaçmaya yeltenecekmişçesine  tekrar tekrar kilitlediler., Binbaşı ''itiraf tamamlanınca haber verilsin'' diye emrederek ayrıldı koridordan.

Timuşenk itirafını bütünüyle düzmece bir halde elleri titreye titreye yazdı, bundan dolayı en ufak bir vicdani rahatsızlık duymuyordu... Ve ekliyordu bütün bu emirleri bana veren, Violense Nişaryan adlı senatördür!...

Omzundan büyük bir yük kalkmışcasınaydı. Nedense yanaklarından iri bulgur tanesi gibi yaşlar süzülürken, sarsıla sarsıla gülüyordu.

Karşısındaki aynaya çevirdi gözlerini. Aylardır traş olmamış saçlarına sakalına bakıyordu. Dalda dalga saçları, kelepçeden şişmiş elleri, üstündeki kanlı mahkum gömleği ve ayağındaki pranga... Hepsi oydu işte... Timuşenk Sinyoroviç... Karısı geldi birden aklına; kısa saçları, iri yeşil gözleri... Hıçkırmaya başlamıştı... Masaya dayayarak, doğruldu. Ayağındaki pangaları ile ardından sürükleye sürükleye aynaya yaklaştı.

Kan çanağı gözlerine bakıyordu, titreyen dudaklarına... Sinir krizi geçirmişçesine yumukladı aynayı. Bir iki üç...Bir iki üç...Dışarda onu izleyen erler; gidip gardiyana olayı haber verene, anahtarı alıp gelene değin, Timuşenk aynanın ortasından kopup yere düşen bir parçayı boynundaki şah damarına batırdı...

Çığlıklar ve bağırtılarla açılan kapının önündei askerler, yerdeki  henüz otuz beş kırk yaşalarındaki Timuşenk'in giderek yavaşlayan hareketlerine dehşet ve dona kalmış bir ruhla bakıyorlardı...

6 Ağustos 2010 Cuma

Bumerang

Erdemi, herşey gören ama kendisine gelince kör kesilenlerin dilleriyle öğrendiğimiz günden beri, düşünce çıplak söylenemiyor.

Pazarı pretosto için, pazara sürülenleriz biz...

Susun, ses çıkarmayın bumerangınıza.

Hüzünlü bir intahar deriz olsa olsa,

Öyle bir kıvraklıkla acındırırız ki,

Kör gözlerinizin badem kadar güzelliğini.

Sadece sizin için, 

Süslenmiş, ve son derece pahalı.

Tabutlar inşa ederiz.

Biz müthiş ölü gömücüleriz..

Oh mondiyo, bu bizim işimiz.

27 Temmuz 2010 Salı

Sus

  Elimi tuttuğu eli, birden kaydı... Hışımla yerinden kalktı.

  Bişeylerin gürültüsü, çığrışan ve hızla koşan adamların sesleri...

  Ortalık karışıyor...

  Titreyen sesiyle; çığlıklarını duyuyorum.

                   ...

Ayakkabımın içinde küçük çakıl taşları..

Dizlerimin dermanı giderek kesiliyor... Yürümek değil bu, olsa olsa sürükleniş.

Paçalarıma kadar her yer ıslak, yorgunum.

Solumak için azıcık dursam, tüfeğinin namlusunun soğuk yüzünü boynumda duyuyorum.

Bacağımdaki kramp; giyotinsi bır bıçak gibi kavrıyor damarlarımı.

Bacağımı tutuyorum eğilip, biraz olsun dinlenmek evet hepsi bu...

 Tekmelemeye başlıyor bu sefer...Yere düşüyorum...

Gözleri cinnet nöbeti gibi kızıl... Çenemi tutmuş bana korku salmak için gözlerime gözlerime bakıyor, boynumda usul usul gezindiriyor namluyu...

_Yalvarırım...Yalvarırım...Bırak beni, gideyim...

Duymuyor; başımı yere savuruyor... Saçlarımdan kavrayıp yukarı çekiyor sonra...

Göğsüm; harlı bir ateş gibi; körüklenerek durmasızın, inip kalkıyor..

Soluğumun derinliği boğuyor boğazımı... Nefes almak; kürel çekmeye mahkum, kıyıya gelmeye için çıprınan, yorgun ve dermansız bir köleymişcesine, ağır...

Ensemi tutuyor elleri, onlar el değil olsa olsa demir bir kepenk...

Giderek boynum aşağıya eğiliyor, direnip dik duramayacak kadar bitkinim...

Yerler ormanın derinliklerinde yığın yığın sararmış yapraklarla dolu...Mevsim kışa döndü neredeyse... Soğuk alabildiğine soğuk...

Bayır aşağı iniyoruz şimdi, yerler ıslak ve kaygan...Sendeliyorum...Yuvarlanmamamk için paltosuna tutunuyorum, tutunduğum yer çamur...

_İlerle, geldik!diye bağırıyor.

Bir kaya oyuğuna yaklaştık şimdi, kenarına tutunuyorum beni içeriye savurdu o an...Sendelememek için tutunduğum o taşın yosunları, avuçlarımda...

 Pacavra gibi savrulduğumda omuzum bir çıkıntının sivri yanına, güçlü bir şekilde çarptı.

İnliyerek, ayaklarına kapandım.

_Yalvarırım bırak ağam, bırak beni, gideyim...

_Kahpe! Yalvaracaksın, ölmek isteyeceksin fakat ölemeyeceksin!

Titriyorum, bana yapabileceklerini düşünüyorum...Ölmek evet ölmek... O bile benim için daha hayır...

Yüzüme güçlü bir yumruk savurdu, kalpazlanarak düştüm.

Yakamdan tuttu;

 _Seni engenek yılanı, soysuz orospu!

Yaklaştı bana, gözlerim tavana kilitli... Nefesini duyabilecek kadar yaklaştı. Gözlerim sıkı sıkı kapalı, o yüzü görmeye dayanamıyorum.

''İster misin?'' diye fısıldadı...

Onu tüm gücümle gireye doru ittim.Dizlerime dayayarak ellerimi, kalkmaya çabaladım...Olmasına fırsat vermedi, saçlarımdan sıyrılmış yazmayı kaptığı gibi; boğazıma dolayıp, sürüklemeye başladı beni.

İki elimi boğazımı götürmüş; bu güçlü urgandan kurtulmak için çırpınıyordum. Hırıltıya dönüşüyortü nefeslerim.

_Boğarım seni, anladın mı boğarım! diye bağırıyordu... Benim daha karşı çıkmayacak olduğuma hükmetmiş olmalı ki bir kaç saniye daha boğazımı sıktıktan sonra bıraktı.

Ferahlamayı çılgınca isteyen akciğerlerim, kendine geldiğine inanmamışcasına, öksürtüyordu beni.

Bu uzun sürmedi, kolunu boğazıma dayadı; çenemi öteki eliyle boynumdan ayırmak istercesine arkaya itti, sonra ağzıma kalın parmaklarını geçirip dudağımı yırtarcasına aşagıya doğru çekti.

Öksürmelerim kesik kesik devam ediyordu, fakat biraz daha rahatlamış gibiydim.

Kulağıma doğru egdi başını... Ağzından alıp verdiği nefesin, yaydığı o müthiş kokuyla birlikte bana:

_Bundan kimsenin haberi olmayacak! Davut' a haber verirsen onu andolsun ki öldürürüm onu, kim inanır sana sana? Kim bu kadar yakının, sana sarkıntılık yaptığına inanır... Sen suçlu çıkarsın! Üstelik onu; gözlerinin önünde gebertirim...

Titreyen bedenim; kesik kesik aldığım nefeslerin hükmüne uymuş, gözlerim faltaşı gibi açık, başımı sallamaya; söyleyeceklerine uyacağımı belirtmeye calışıyorum.

Tırnaklarını gömdüğü dudak etlerimi yavaşça bıraktı.Gözlerimin kararıyor,kalbim çıldırtan bir hızla çarpıyor.

Yakamı  biraz evvel dudaklarıma kenetlenmiş kanlı eliyle tuttu, aşağıya doğru yırtmak için var gücüyle asımayı denedi, fakat sağlam dikişli naylon fıstanım  yırtılmamak için inad ediyordu.

Çıldırmış gibiydi..

Doğrulup; daha güçlü bir hırsla asıldı bu sefer.Yırtılmış fıstanım...Bağırmak istedim...Elini var gücüyle ağzıma bastırdı.

Gözlerimden yaşlar sicim gibi akıyordu...Yeniliyordum...Bunu hiç birşey durduramıyordu üstelik...

Bir ses, bir canlı yokmuydu Allah aşkına?

Ben ölüyordum, ben ölüyordum...

Birden bacağımdaki kramp; çetin bir şekilde bacağımı kavradı. Çekilmez bir acıydı, acısıyla bacağımı yavaş yavaş böğrüme çekmeye başladım, o ise göğsümde debelendiği için bir türlü fırsat vermiyordu buna...Bir an göğsümden kenara kayar gibi oldu, o anı fırsat bilen bacağım tümüyle kasılıp, odun kesildi...

Çılgınca bağırıyor;

_ Bırak ayağım, ayağım diye inliyordum.

Bana  olduğunu anlamak için ayağı fırlayıp; bakmaya başladı.

Ben ise yerde yuvarlanırken; dişlerimi var gücümle sıkıp, garip sesler çıkara çıkara inliyordum.

Üstümdeki hal güçlü bir cinnet nöbeti gibiydi, şaşırmış olmalıydı.

İstediğini elde etmek istiyordu, üzerimde şokun etkisinin geçmesi için yahut başka birşey; beni kollarımın altından tuttuğu gibi duvara çaldı... Başım biraz evvel omzuma çarpan, çıkıntıya çarptı.

Dişlerimi sıktığım için agzımın kenarlarından köpükler geliyor, gözlerimi çıldırmanın son noktasına gelmiş insanlar gibi dehşet içinde açıyor, sonra bayılırmışcasına gözümün karası göz aralıklarımdan kayboluyordu, o ise bu şoku, oyun oynadığımı düşünmek istediği için  kabul etmek istemiyor''açsana bacağını orospu'' diye bağırıyordu.

Büyük bir kalası, bacağıma tüm gücüyle vurmaya; aklınca böğrüme gelen ayaklarımı geriye çekmemi, sağlamaya çalışıyordu.

Bu sefer daha çekilmez olmuştu acı, bayılacak gibiydim ,bacalarımın kendi kendine açılması olanaksızdı.

Yanımda çöküp; elleriyle dizlerimi zıd yönde yavaşça germeye çalıştı, dakikalarca sürdü bu.

Bacaklarımı bir daha böğrüme çekmemem için, güçlüce yüklendi üzerlerine.

Boynuma yapışmış, hayvansı bir hırıltı ve terin kokusu ile hükmünü yerine getirmek için acele ediyordu.

Kasıklarımdan  oluk oluk bacağlarımına doğru akan ılık  kanın sıcaklığını duyuyordum..

Öksürmeye başladım, bu öksürme öğürtüye döndü.

Kusuyordum ağzıma dolan kusmuğun beni boğmaması için yan tarafa doğru döndüğümü anımsıyorum.

Tüm bedenim uyuşuyor şimdi...

 Beni ölüme çağıran o tatlı uykunun ''bana doğru gel  diye '' diyen fısıldayışını duyuyorum ve ben ona gelmek için çıldırtan bir özlemle acele ediyordum.

...
Sinek vızırtıları evet sinek vızırtıları.

Burnumun deliğindeki taze kanın kaynağına varmak için, kana bulanmış kanatlarını içeriye sokmaya çabalıyor. Ötekiler sinekler ise konup kalkıyor burnuma, ağzımın aralığına..

Kendime gelmek için yarı baygınlıkla, açılmaya çalışıyorum.

Boynumun kenarındaki kusmuğun kokusunu... Henüz gözlerim kapalı...

Bana ne oldu? Hatırlamıyorum...Yavaşça gözlerim aralanıyor.

İzbe bir karanlık, küf kokusu  içeriye girmeye çalışan bir tutam esintiyle daha belirginleşiyor... Dışardan içeriye ince ince harelenen ışıkları süzülüyor.Yapraklar yahut ağaçların gölgesi...

Gögsüm üşüyor, avuçlarımın içleri yerin dibinden koparmak istercesine aldığım toprakla dolu olmasına rağmen ellerime göğsüme götürüyorum.

Çıplak tenim, sağ mememden yavaş yavaş pıhtılaşmaya başlamış o derin oyuğun kanı, hareket etmemle yeniden akıyor, parmak uçlarımda topragın ince zerreleri ve kanın kaygan yumuşaklığına gömülüyor.

Işığın geldiği taraftan hışırtı sesi... Biri içeriye giriyor olmalı. ..

Yaprakların gölgesi gözlerimden alındı...Gözlerimi gelen ışık benim gözlerimi kısmama neden oldu.

Gögsümü tutarak, biraz daha doğrulmak istiyorum ama başım döndüğü için kendimi dengede tutamıyorum kendimi.

Yanıma gelen gölgeye dermansız kalmış, boşlukta salınan başı çevirdim.

Gri siyah bir karanlık, kim olduğunu ayırt edemiyorum.

Elleri kavradığı kalası sıkıca tutuyor, anımsama başlıyorum...

Küt diye bir ses...

Sırtıma sırtıma, sürekli sırtıma...

...

Uyandığımda küçük bir hastane odasındayım.

Buraya kaç gündür geldiğim hususunda hiç bir fikrim yok.

Dermansızım..

Bir kolum alçıda, ve vücudumun hemen heryeri sargılarala dolu..

Bana ne oldu? Etrafımda kimse yok gibi... İnledim...

O an sol tarafımda bir kıpranış hissettim.

Davuttu o.

Günlerce beni baş ucumda iki büklüm bekleyen Davut...

Ela gözleri daha irileşmiş, beyazları kan çanağı...Siyah kirpiklerinin uçları ıslak...

Başıma hafifçe dokundu, eğilip usulca alnımdan öptü...

Hislendim...Göz yaşlarım yanağımın yanındaki yarayı sızlatmasına rağmen içli içli ağlıyordum.

Tükenmiştim, herşey bitmişti artık...Onla olan günlerim geliyordu aklıma, harman yerinde bana buğdayları alıp alıp fırlatışları, çadırda başımı gögsüne dayayıp uyuyuşlarım. Her şey ama her şey; küsüşlerim barışmalarım...

Dudağıma aprmağıyla dokundu... Sus dercesine işaret etti bana.

Sustum...

Darmadağınık saçları ve sakalı birbirine karışmış bıyıklarının altındaki dudağının titrediğini görüyorum,  dudağını dişlerinin arasına alıyor, amansızca sıkıyok dişlerini....

Yüreğinde biriktirdiği simsiyah öfkenin dumanına, göğsünde harelenen ateş karışıyorcasına; bana bakıyor ve bakışları; suçlunun kim olduğunu gizli bir fısıltıyla soruyordu.

Bakışları donuk, gözlerinde biriken yaşlar donuk...

_Halime kim?

 Gözlerim... Onlar bir kadının dayanabildiği kadar acının sınırında ve susmaya yeminli bir direnişte...

20 Temmuz 2010 Salı

Nüans

Soytarılar;
Marifetlerini sergilmek istediklerinde bir önceki külahlarını beğenmezlermiş.

Dilenciler;
Bir kaç kuruş daha toparlayabilmek için, en sefil yüzlerini seçerlermiş kelimelerin.

Sanatçılar bunu nasıl yapar?

Nasıl bir boyayla yoğrulmuş bir erbablık; ne tür bir jakoben kokuşmuşlukluk bunun yükümlülüğünü yerine getirebilir.

Yaşamın trajedisini ortaya koyabilmek için; bu tür bir pazara sürmektir kendini?

Parmak uçlarım kayaların altında kalmış, sızlıyor ta içleri.

Dayanmanın çıldırtan gücü...

Yazabilmeliyim bunu, çünkü bu; bir soytarının bana biçtiği rol değil...

Biliyorum;  Menhatın' daki bir köle tacirini, Costa Rica' daki bir fahişeyi yazmaya koyulmanın; mest-ü güzinelerin seçilmiş duygularındaki afaki sarhoşluğuna denk olamayacağını.

Deneyeceğim; Begüm Rokeya' nın yıldızlı gecesini, Emma Goldman' ın isyanına katık edebilmeyi.

Buna inanın.

Bir tek buna inanın...

3 Temmuz 2010 Cumartesi

küçümen pinokyolayımm:)



Yaramazlıkta bir numara küçük tatlı cadalozum Sıla, süslü küçük sincabım Rumeysa.

Arka fondakiler :

Kuzular.




27 Haziran 2010 Pazar

AYŞEGÜL


  Çocukluğumun o uslanmaz sevinciyle, sabahın köründe evdekileri uyandırdığım senelerde; ilk imreniş, ilk kıskançlığımın ismi.

  Ayşegül.

  Gözleri simsiyah ve ipiri, kirpikler sık ve uzun.

  Pembe yanaklarımda açmış gamzelerin adı.

  İlk “İstanbul'a bir gün gidersemin” özlemi...

  İstanbul'a ilk gidişimde, düşümdeki pamuk şekeri...

  Kırmızı kiremitli evinlerin acaba hangisinde?

  Şimdi yaşar mı?

  Yaşarsa nerededir?

  Bilmiyorum hiçbir şey...

  İstanbul düşüne, ilk kez bu kadar yakınken uzun bir aradan sonra bir öykü yazacağım.

  Bu öyküyü dersimin gereği olsa da, Ayşegül' ün anısına yazıyorum.

                                                              ...


  Çok sade bir kadın olan Elif Ebe; son derece kibar, muttassıp ruhlu bir kadındı. Onu omuzlarını örten siyah bir eşarpla, dizelerine kadar koyu renkli pardüsösü ile hatırlarım. Ev arkadaşı olan Fadime Abla ise; başına örtü takınmaz, saçlarını arkadan salık bırakır, kakülleri daima biçimlice yerleştirili, zamanın modasına uygun dar ve yırtmaçlı etekleriyle, sivri burun yüksek topuklu ayakkabılarıyla yürürdü. Sırtım onun yüzüne dönük olsa bile, ayakabılarının takırtısından gelenin o olduğunu anlardım..

  Güneş başımızı sıcaktan kazana çevirdiği sıcak bir öğlen saatiydi. Sokağa siyah bir otomobil yanaştı ve onların evinin önünde durdu. Oyunumuzu bırakmış, meraklı gözlerle gelenlere bakıyorduk. Elif Ebe ve ev arkadaşı dışarıya çıkmış, sevinç içinde gelen misafirlerine sarılmış onları içeriye almışlardı. Gelen kadın ve erkekleri pek anımsamıyorum. Bütün anımsadığım ve dikkatimi en çok çeken nokta; gelenlerin arasında kahkahaları ve çığlıkları ile mahallemizin çocuklarını şaşkına çeviren küçük bir kızdı. Bizler; beyaz mus çorapları, kırmızı rugan ayakkabılarıyla elbisesinin içinde gülümseyen o çocuğa bakıyorduk.

  Çocuklar için son günlerde odak noktası haline gelen bu evi; gizli gizli seyrediyor, yeni gelen misafir kızı ballandıra ballandıra... Tekrar tekrar anlatıyorduk...

  Birkaç gün sonra mahallemizdeki harabede olmuş eski bir evde evden aşırdığımız çay tabakları, bulduğumuz birkaç plastik parçası, gazoz kapakları ve şeker cıncıkları ile evcilik oynuyorduk.Evcilik oynarız da bir annemiz bir babamız olmaz mı? Kübra babamız, Büşra ise annemiz olmuştu o gün. Mutluluktan kıkır kıkır gülmeye başlamış, o toz toprak içinde yeni gelen kızı unutmuştuk ki... Birden evlerinin kapısı açıldı; ayakkabılarını özenlice giydi, evden gelen tembih sesine tamam, olur türünden cevap verdikten sonra, yanımıza doğru yürümeye başladı. Biz o anın heyecanıyla oyunu filan unuttuk, Kübiş her zamanki şeytanlığıyla“Tenko konuşun kızlay yanımıza geliyse'' diye fısıldadı.

  Neyimiz eksikti canım...

  Bir tatlı cadılığın kız kuruluğu içinde,  hıııh diyip omuz silktik.Sanki bir kaç gün öncesi elbiselerinin güzelliğine hayran kalmamış, ağzımız beş karış açılmamış gibi...

Oyunumuz devam ediyormuş gibiydi. Oysaki tüm dikkatimiz Cıcık Kız'ın oynadığımız yıkıntıya gelen adımları ile ilgiliydi.

  Yalandan kim ölmüş...

  Büşra elindeki çay tabağına parmaklarıyla biraz toprak koyuyor, ben şeker cıncıklarını bulduğum ağaç dallarını çivi yaparak toprak duvardaki boşluklara, elimdeki küçük taşla çakmaya çalışıyordum. Elif boyası çokta dökülmüş, ahşap pencerenin pervazına dayanmış, bebek gibi tuhaf sesler çıkarıp ağlıyordu. Kübiş Babamız ise; evdeki tamiratla ilgili, bana sırtını dönmüş, anamıza laf sayıyordu. Bu arada Cıcık Kız yanımıza iyice yaklaşmış, özendiğini herhalinden belli eden bir utangaçlıkla yerinde sallanıp, bizi izliyordu. Mahcup, birazcık da utangaç, içimden acaba adı ne diye geçiriyorum. Başımı yavaşça kaldırdım, gülümseyerek baktım yüzüne. O da bana karşılık verdi. Üzerinde uçuk pembe, beyaz puantiyeli, karpuz kollu bir elbise vardı. Amerikan filmlerindeki çocuk oyuncular gibi bakımlı ve tatlıydı. Acaba bizle konuşur mu türünden düşünceler geçiyordu kafamdan. Cesaretimi biraz toplamaya çalışarak:

  -Adın ne? diye sordum.

  -Ayşegül, dedi kısık ve utangaç ses tonuyla.

  Biraz sonra oyuna girmek istediğini, onu oyuna katmamızı rica etti. Bu kibarlıktan mest olunmaz mı, hemencecik kabul ettik. Evciliğimize alışması pek uzun sürmedi. Oyumuzdaki  plastik parçalarının mutfak araç gereci olduğunu hemen anladı. Fakat çikolata kaplarını neden duvara sokuşturduğuma bir türlü anlam verememişti nedense.

  Bir yandan tanışma faslı... Elif'in, Kübiş'in, Benim ve Büşranın evini tarif ediyorduk. O ise Elif Ebe onun halası olduğunu, babasının doktorluğunu buraya ta İstanbul'dan gezmeye geldiklerini anlatıyordu.Bu gün ne olmuşsa olmuş, canı  çok sıkılmış. Bizim oynadığımızı görünce, annesinden türlü yalvarmalarla izin istemiş. Sonunda o izni koparıp soluğu bizim yanımıza da almış. Öncesi biraz çekinmiş, çünkü daha evveli gittiği mahallede çocuklar çok kibirliymişler. Oysa ki bizler, çok iyi yürekli kızlarmışız.

  O bize iyi yürekli kızlar derde biz durur muyuz? Başladık itirafa. Bizde sandık ki seni, hiç bizlerle fors atacaksın, ama hiçte öyle biri değilmişsin, çok sevdik seni... Annenden izin al, hep yanımıza gel diye yalvardık. Biraz zaman geçtikten sonra, toz toprak içinde oluşumuz Ayşegül'ün annesini rahatsız etmiş, akşama yaklaştığımızı bahane ederek onu eve çağırmıştı.

  Ayşegül ise büyümüş de küçülmüş gibi, yanaklarımıza alışık olmadığımız iki öpücüğü kondurarak, yarın onların evde oyuncaklarını gösterme sözü verdi. O gitti, biz kaldık...

Bizim zaman kavramımız, evdekiler  yırtınarak bağırsa da; balkonlardan  kapılardan siniri bozuk akordiyonlar gibi çalsalar da, olmadığı için tarif edilemez bir merak ve mutluluk içinde sohbeti hava kararana dek uzatmış, ardımızdan fırlatılan bir kaç terliğin şerrinden evlerimizin yolunu tutmuştuk.

  Ertesi gün mahallenin aynı yaşlarındaki bu dört kız çocuğu için oldukça heyecanlıydı. Bizim sadece bir oyuncak bebeğimiz olmasına rağmen, aklımı kaybedeceğimiz güzellikteki oyuncakların çokluğu mest-ü püryan etmişti yüreğimizi. En çok oyuncak ütü ve onun masasına vurulmuştum. Bana bir günlüğüne ödünç verseler, ütüyle de masasıyla da akşam oluncaya dek oynar, bağrıma basıp bütün gece uyuyabilirdim.

  Ama nerde? Ayşegül bizim ganimet bilip, aramızda paylaştığımz oyuncaklarına bakmıyordu bile...

  Biraz oynadıktan sonra, dışarıya çıkalım diye tutturdu. Oralı olmadık bir süre ama o ısrar yağmuruna tutunca acıdık. Annesine yıkıntıda oynamama sözü vererek, karman çorman çıkardığımız terlikleri ayağımıza geçirip dışarıya fırladık.

  Evcilik oynamaktan sıkılmıştık, kaldırımın kenarına dizilmiş,ellerimiz yanaklarımızada birbirimizin yüzüne pişkin pişkin bakıyorduk.Bebekken nasıl büyüdüğümüzü anlatalım dedik birbirimize. Merakımızın doruk noktası Ayşegül adlı masal prensesimiz olduğu için, soru yağmuruna ilkin onu tutmuştuk.

 O ise bize öyle şeyler anlatıyordu ki, şaşkınlıktan elimizi ağzımıza götürüyor, sonra da birbirimize hayretler içinde bakıyorduk. Meğer bizim Ayşegül; onu (masal kahramanı) gibi baktığımızdan olacak, hayalindeki küçük Ayşegül'ü yalanın biri beş para türünden, anlatıyor da anlatıyordu. Sormayın bize neler anlattığını... Yedi aylıkken yürümüş... Daha bebekken konuşmaya başlamış... Ve en önemlisi altına hiç çiş yapmamış. Bu doğa üstü kahramana ve imrenen duygularla bakıyor; zihnimizde hem olanaklılığın, hem olanaksızlığın mantık savaşını sürdürüyorduk.

-Peki, karnında birikmedi mi çişley?

  Sizde pek safsınız dercesine:

 -Konuşuyordum akıllım bebekken, çişim geldi diyordum herhalde...

  Hepimizin bir ağzı beş karış açık:

-Gerçekten mi? Bebekken de mi sorularını, tekrar tekrar soruyorduk.

  Hayatımda duyduğum, o ne utançtır Yarabbi... Allah eyliğimizi vereydi he... Küçükken altımıza hep çişlemiştik ve geceleri de büyüdüğümüz halde devam ediyorduk buna. O ne utançtır o...Birbirimize pembeleşmiş yüzlerimizle bakındık, bakışlarımızdan suçluluğumuzun gizli fısıltısı ve mahçupluğu akıyordu. Mahzunca başımızı yere eğdik, hiç konuşmuyorduk... Ne gülmemiş başımız var idi... Torpağ başımıza heye...

  Eve girerken, kenarları sökük ince bluzumu, yırtılmış mavi naylon terliğimi, saçlarıma bağlanmış beyaz don lastiğimi... Her şeyi eksik ve kusurlu buluyordum. Hele geceleri ıslamıyım diye altıma serilmiş o naylonu çarçabuk kaldırıp, gizlemek istiyordum...

  İlerleyen günlerde kendimizle barışmış olmalıydık ki, bunu ilk günkü kadar takmıyorduk.

  Hatta geceleyin altıma serilen naylona; garip bir munzurluk, gizli bir şeytanlıkla gülümsemiştim bile.

  Napalım konuşamadıysak, bebekken?...Geceleyin haberimiz olamadıysa türlü bağrışmalara sebep olan felaketten? 

    ...


  Gitmesine yakınlaşmıştı Ayşegül'ün. Bir sabah, üzgün süzgün yanıma geldi. Annesinin gitmek için hazırlık yaptığını söyledi. Bizleri çok özleyeceğini dert yandı uzun uzun. Sonra elindeki paketi bana göstererek; bak bu sana bir hatıra bırakmak istedim alır mısın dedi. Yavaşca elindeki paketi aldım. İçinde mor renginde altın simlere bezeli küçük bir fular vardı. Mahçup mahçup yüzüne bakıp sarıldım, gitmesine şimdi daha çok üzülmüştüm.

 -Sonsuza kadar sakla, olur mu dedi. Evimiz  İstanbul’da iki katlı kırmızı kiremitli... Sokağın başındaki...

 -Tamam dedim... sanki gitsem, bulacakmış gibi... Çocukluk işte...

  Büyüyüp kocaman olduğumda, yani büyüyüp alımlı bir abla olduğumda İstanbul'a gitmiştim. Ne kırmızı kiremitli evi, ne de Ayşegül'ü bulabilmiştim. Ama hala aklımda, sonsuza kadar unutmama sözü verilmiş:

  Mor simli, hatıra fular...

26 Haziran 2010 Cumartesi