29 Kasım 2010 Pazartesi

Bilinki çok çetin acıta acıta, söke söke...

28 Kasım 2010 Pazar

Babalar ve Oğulları

(Olay, bir köy odasında, üç kişinin arasında geçecektir. Kişiler dede, torun ve babadan oluşur. Dede o an için dışardadır. Genç bir çocuk olan torun ve babası içeriye girerler.)

Baba:

- Uuvv. Gırıldı bacaklarım, babamın gönlüne giriverecem diyin, bu gün bana etmediğini bırakmadın Rıfat!

Oğul:

- Baba başlama gene!

Baba:

-Bir şey mi dedim?

Oğul:

-Yaa , baba sen hasta edersin adamı, bana demiyomuydun; madem toprak bizim için ekmektir. Onu altınla işlemek gerekir diyin...

Baba:

- Benim hiç umudum yok emme... Du bakalım, gandırıvercen mi dedeni?

Oğul:

- Ya ne gandırması baba, Allaın seversen... Bu doplar altın deyom, inanmeyon mu bana, boşuna mı okuttun beni Ziraat fakultesinde...

Baba:

- Oğlum deden, değeşmez!... Ahan da buraya yazeyom. O esgi kafa, inatçı Nizamettin mi? Dünyada... Rahmetli anam onun gahrından öldü. Zeytinlikleri mi? Birdir bir, ikidir iki. Değeşmeez...

Oğul:

- Uf baba ya, tüm hevesimin içine sıçı vedin... Hani gurtulmak isteyodun, zeytin dipliği doplamaktan. Hem dolduru veriyon, hem de götüme tekmeyi goyup, ortada bırakıyon...

Baba: ( Pişkin, pişkin...)

-  Neyse, neyse...

( O sırada küçücük bir susku oluşur. Baba sedire bağdaş yapıp oturmuş, ayagının birinin dibindeki diken, ot parçalarını temizlemekle uğraşır. Dışardan, ayak sesleri gelmeye başlar. Genç ve babası heyecanla ayağı fırlarlar. Dede bastonuna dayana dayana, yavaş adımlarla içeri girer. O sırada başı yere eğiktir, odada birilerinin olduğunu fark etmez.

Dede:

- Of anam... Of ander galasıca eşşeğin terkisi... Gız Nemide!...

( Tam o sırada başını kaldırır)

Oğlu:

- Ooo. Baba sen mi geldin?

( Dede dik dik oğluna bakar, torun atılır.)

- Kim gelmiş, kim gelmiş... Nizamettin Dede nerde kaldın yav... Gözlerimiz yollarda galdı. Bak, görmeye geldim seni...

( Hızla atılıp dedesinin elini öper.)

Dede:

- Tamam, tamam.  Oturu ver bakam. Baban gibin, yalakalığa başlama gene...

Torun:

-Yok canım estağfirullah dede. O nasıl söz? Sen ki benim iki gözümsün. İnan seni okulda o kadar anlattım ki;  proflamı dersin, docentler mi desin, tüm hocalarım senlen danışmak istediler. Hele arkadeşler, bir gün orlara yolumuz düşerse, sırf dedeni görmeye gelicez diyorlar.

Dede:

-Bak hele! Niye?!

Torun:

- Yiğitliğini, gözü pekliğini, gençliğindeki şeyleri anlatıp duru veriyom. Benim dedem deyom, bi başlıyom anlatmaya, ağızları açık kalıyo, inanki.

Dede:

- Hah öyle de. Öyle tabi, benim sayemde işler döneyo. Şu tembel babana baksan; götüne gomuş tarlanın çayırın... O garı gibi hemen, yorulu veriyo... Şehre göçelim baba!... Şehre göçelim baba!... Eee!? Orda ne yiycez? Hiç akıl edmeyo...

Oğlu:

- Baba başlama gene... Hem biz başka bir şey için gelmiştik.

( Dede sözünü keser, oğlunun)

-Geçenlerde Hıncalıların Köyünden Ali' ya rastladım. Dedi Nizamettin Dayı ben garar vedim, zeytinlikler yaşlandı deyom, söküp başka bir meyva eki vericem gayri deyo. Yorulmuşmuş hemi de. Dedim sein aklın yokmu Ali? Heç mi düşünmüyon, babayı, atayı?

Oğul:

- Neyse baba ya. Ağşam ağşam gapatalım bu konuyu. Hem biz şey için...

(Sözü kesilen dede, oğluna azıcık bakar, oralı olmadığını ima edercesine, torunuyla konuşmaya devam eder.)

- Dedim; zeytinlikler yaşlandı dersin Ali. Dersin emme! Onca gursağın yıl boyunca yağını, yiyeceğini, yakacağını temin edersin. Onlar senin hem yazını, hem gışın. Nasıl olur da, bir anda onları yele sele verecem dersin. Onla doyuyon sen...

Oğul:

- Baba boş ver, onları sen...

( Dede sinirli sinirli oğluna bakar. Lafının devamını hararetle torununa anlatmaya, devam eder.)

- Aklını peynirinlen ekmeğinlen, damızlık goyunun gavurmasıylan berabercene mi yidin? Her halım, geçile kafanda çok dolanayo...

Oğlu:

- Baba boşver deyom...

( Dede kızarak oğluna döner.)

- Ulen götünde bızdık mı var seen. Ne ikide bi, lafımı kesip duran?

Oğul:

- Baba, boş ver... Eee... Daha nassın. Halin , sıhhatin?

( Dede toruna şöyle bir bakar. Sonra yüzünü ekşitip; )

- Ulen bu baban var ya bu baban. Gasabaya gidince bir hal oldu. Götünden uyduru vereyo, kibar kibar laflar etmeyi. Yarı Sıçan Hatçe'nin oğlu, yarı alaman efendisi... ( Dede iyiden iyiye yüzünü ekşitir, oğlunun taklidi yapmaya başlar) Eee. Daha daha ne edeyon? Eee. Daha daha ne edeyon? Ebein ayağına terlik geydiriyom, ne edeyim!...

 Baba atılır;

-Baba ne deecem... Geçenlerde buraya bir adam geldi... Yeni bir icad getirmişle... Bir meyve! Dıştan pattes. Ama gıllı gıllı... İçten bildiğin badem, bal... Sanki dersin, huri baldırı, üzüm danesi te içi görüneyo... Adam dedi ki; şu gördüğün meyve var ya...

Dede:

- Eee...

Oğlu:

- Damı damına on beş guruşmuş. Dedim yuh!... Damı damına on beş guruş nasıl olur! Yoksa bu cennet meyvası mı! Yooğ dedi adam. Bu göğden inmedi, denizden de çığmadı. Bildiğin toprağda yeteşeyo.

( Dede oğlunu yansılayarak; )

- Bildiğin doprağda yeteşeyo... Damı damına on beş guruş... Bak hele! Sen ne dedin?

Oğlu:

- Ben de dedim, bu tam babamın işi... Tam, babam gibi bir adama yaraşır... Zeytinlikler ne güne duruvereyo...Yerine bu mevyaladan ekelim...

Dede:

- Yoğ öle demedin...

( Oğlu şaşkın; )

- Ne dedim?!

Dede:

- Bu iş tam babamı gandıracağım iş!..

Oğlu:

- Baba etme gözünü seveyim...

( Dede torununa dönerek; )

- Bu var ya bu. Nasıl bir uymaca akıldır bir bilsen. Sikim hıyar deyiversin biri, duzu alıp goşu vereyo. Durmak, düşünmek, tartmak, biçmek yok...  Rıfat bişi de sen de, şu babanın ağzını gapatı verelim.

Torun:

- Aslında dede.O kadar da kötü bir fikir değil...

( Dede şaşkındır, konuşmasına devam ederek; )

- Nasıl bu kötü bir fikir deel... Oğlum bu safı gandırı vereyolar... Sen de mi inandın?

Torun:

- Yok dede... Gandırmıyolar. onunlan ben konuştum.

Dede:

- Ne sen mi?

Torun:

- Yok ben deyil... Yani ben de. Bir arkadaşımla birlikte.

( Dede bastonuna dayanarak, yerinden doğrulur.)

- Bak hele... Siz benle dalgamı geçeyonuz?

Torun:

- Dede, o nasıl söz?!

( Dede köpürmeye başlar.)

- Yani siz şimdi deyonuz ki, amına go zeytinliğin. Gıllı patteslerden ekive. Para basalım biz köyde... Kim dimiş?... Adamın biri dimiş... Ne demiş? Çok paralıymış... Gesinlikle de, çok pahalıymış...

( Yerinden iyice doğrulur, bastonunu kaldırarak oğlunun üzerine yürür. Torun dedesine engel olmak istemektedir.)

Torun:

- Dede gözünü seveyim dur bir...

( İhtiyar, torununun engelleyen kollarından kurtulur. Oğlunun kafasına bastonu kızgınlıkla vurur;)

- Amına goduğumun oğulları... Hele bunlara bakın! Benim bahçeliklerimi utanmadan isteyolar. Ayranı yoğ içmeye, gamyonlar gider sıçmağa. Ömrümde duymadım ben böyle hekat. Getirmişler gıllı pattesleri bana, baba bunceğizler çok gıymetli, veriver zeytinlikleri bize. Namıssız dürzüler! Baba parası yiyicileri!

( İhtiyarı, güç bela torunu yatıştırıp dışarıya çıkartır. Odada yalnız başına kalan baba;)

- Şeytan deyo, yak amına goduğumun zeytinliklerini. Görü versin ebesinin ayağını.  Yıllardır bize etmediğini bırakmadı, sırf  inadından. Adamı ayagda ganser eder bu adam. Bunca yıldır ömrümü yidi, ömrümü!...

( Oğul içeri girer. Elinde su maşrapası vardır.)

- Soğuk mu len!

SON

25 Kasım 2010 Perşembe

Fadik

Çoğunlukla çarıksız, nasırlaşmış kara ve kaba ayaklarıyla koştura koştura gezerdi Fadik. Onun yerinde sakince oturduğunu, sabit bir şekilde etrafı izlediğini gören, duyan olmamıştı. Köyde düğün, yas evi olsa; anasının etini çimdiklemesiyle güç bela yere çömer, o anda bile oturduğu yerde zikreder gibi salınırdı otururdu.

 Boyu uzundu. İri dalgalı siyah saçları, kalın biçimli dudakları, parıldayan geniş alnı, kaşlarındaki kavislerine gizlice yerleşmiş o ince anlam, ela gözleri, bir an durup insan yüzüne bakıcak olsa, bakanın ruhuna, garip bir şekilde tesir ederdi. Bir şeyi kuvvetlice kavrasa, kolay kolay yorulmaz kendinden geçinceye kadar bilinçsizce çalışırdı. Onun bu hayvansı güçlülüğü ve dehşet uyandıran taşkınlığına karşı, kolay güdülür, kolay yola getirilir bir ruhu vardı. Ev halkının güçlü ırgatıydı Fadik. Babası onu en zor işlere koşuyor; yırtıcı haliyle koşuşturup işini makina gibi tıkır tıkır yapışını zevk içinde izliyordu. Bazen inatlaşır ona verilen işi yapmak istemezdi Fadik.O zaman babası; belinden çıkarıdığı kemerle, onu dehşetten tir tir titretene kadar dövüyor, ona kimsenin dokunup, teselli etmesine müsade etmiyordu. Bir tek Meryem Ablasının kızı küçük Roji; çocuk yüreği ile, teyzesinin geniş omuzlarına, küçücük kollarıyla sarılıp, teyzesini susturmaya çırpınıyordu.

Sigaraları, pöfürdene pöfürdene nasıl bir zevkle içtiği herkesin dilindeydi Fadiğin. Babasının ara ara göz yumduğu bu olay onun için tek keyif, mutlu olma biçimiydi. Evlenme zamanı gelen bütün kızlar, içten içe bu deli kadar güzel olmadıklarından hayıflanır, onun kadar güzel olsalar, kim bilir, hangi gencin aklını başlarından devşireceklerinin düşlerinde gizli gizli kurarlardı. Çoğunluk dağınık saçlarıyla, başına örtü takınmadan öylecene sere serpe gezerdi Fadik. Başını örtsün diye üzerine yürüyen babasına şaşkın şaşkın bakınır '' papi duu... na adım...'' diyerek hiç olayacak birşeyi başına sarardı.

...

Seke seke koşuyordu köyün meydanından. Kahvede, homurdana homurdana bayat çayı içen köylünün  yüzü bir anda ona dönüverdi. '' Gahbenin gızıi deli diyolar da inanasım gelmiyor, Allah vermiş bunca güzelliği, bir gıdım akıl verseydi ne olurdu sanki....Yemin ediyom bu gız akıllı olsaydı, peşinde yedi düvel koşari kan çıkartırdı...''

Bir başka gür bıyıklı, pehlivan vari gücü kuvveti yerinde olan biri sinsi sinsi gülüp; Fadiğin koşarken zıplayan göğüslerine yönelttii bakışlarını. ''Namussuz!'' diye fısıldayıp, çayın sonunu başına dikti. Alt dudağını ısırıp, başını iki yana sallayarak, Fadiğin  kaybolup gittiği sokağın başına dikti gözlerini. Belli ki dalmıştı.

...

Akşama doğru nahırı kendi ahırlarına dolduran Fadik, yaşlı ve sevimsiz anasının eline söve sıça tutuşturduğu süt kovasıyla tekrar ahırın kapısından içeriye girdi.

Fadiğin dana zamanından sevip büyüttüğü ineği onu görünce, sevinç içinde tepinip ona ses vermeye başladı. İneğin yanına gözlerinin içi gülercesine yanına yanaştı. Onu biraz olsun okşayıp sakinleştirmek, istiyordu. Belli belirsiz kesik kesik kelimelerle ona bir şeyler saydı. Tam dibine odun kütüğünü koyup süt sağmaya eğilirken, bir el tüm gücüyle ağzını bağlayıp, yere yatırdı. Saman ve tezeğin taze ıslaklığından sıyrılmak isteyen bu güçlü erkek kolları, Fadiği var gücüylei kuru olan tarafa savurdu. Fadik ne olduğunu anlayamamıştı. Sendelemiş şaşkın gözlerikle adama bakıyordu. Olanları anlamaya çalışıyordu. Ağzından çıktığında anlaşılmayan bir yığın boğuk tümceler yuvarlıyordu kesik kesik sesinde. Adam onun kollarını, yemliğin dirseğine bağladı, dişlerinin arasına urganı geçirip, bir kert düğüm daha attı. Çok korkmuştu Fadik. Gözleri kıvılcım kıvılcım parıldıyor, ağzından köpükler gele gele, var gücüyle çırpınıyordu. Gözlerinin yuvalarından dehşetini kokunun, çaresizliğin rengi belli oluyor, simsiyah kirpiklerinin kenarlarına, sicim gibi yaş oluk oluk birikip, boşanıyordu.

Üzerine abanıp kendisini saldıran adamı tanımıyordu. Kollarının asılı duruyordu. Her defasında ve adamın ağır vücudu üstünr abandıkça yırtılırcasına sızlayan kol kasları, ters istikamette büküldüğü için acı uyandırıyordu. Ne yapsa kurtulamıyordu ipliklerden, alnında biriken burgu burgu terler şaşaklarından yavaşça yuvarlanıyor saç diplerine gelince boynunun aşağı kısımlarına akıyordu.

Kasığında duyduğu acıyla belli belirsiz, bir sözcük ağzına bastırılmış urganın boşluğundan köpürerek çıktı. ''Lala...'' onun için bu söz '' anne'' demekti. Adam işini bitirdiğinde kalktı yeriden, üstündeki sapı samanı silkeleyerek hızla çıktı ahırdan.

Fadik kendi kendine çiğneye çiğneye ağzında bağıracağı bir boşluk oluşturdu. Bağırdı, bağırdı, bağırdı... Nedense kimse duymuyordu, güçlükle sıyırdı koluna bağlanmış ipliklerden birini. Hızla ötekini çözdü, yığılıp kalmıştı oracığa...

Anası herşeyden habersiz geç kalan Fadiğe söve söve açtı ahırın kapısını. Yerde perişan bir şekilde yatıp yığılmış kızın, saldırıya uğradığını akıl edemedi. Yanına yanaşmasıyla kızın başına bir hal geldiğini sezdi. Çöktü... Eteğini kenarından gözüken içliğe anlamsız gözlerle baktı, anlamıştı. Dehşetle irkildi gözleri...

...

Duymayan bilmeyen kalmamıştı, lakin bunu yapanın kim olduğunu hiç kimse için açığa çıkmamıştı. Fadiği ne kadar zorlalarsa zorlasınlar, işe yarar bir ip ucu bulamıyorlar. Delinin bu işi gönlü ile yaptığı söylentilerİ edilip gidiyordu.

Gün geçti, çabuk unutuldu, köy odalarında gizliden gizliye söylenen bu olay. Fadik yine işe koşuldu, Fadik yine köle gibi sürüldü tarlaya, çayıra, çeşmeye, nahıra.

Anası eline birbirine iplikle bağlı iki bidon verip çeşmeye gönderdi. Çeşmenin başında su sırasını bekleyen Fadik, sessizce sırasını bekliyordu. Onun yerine kendi bidonlarını doldurup evine gitmek isteyen kızlardan biri Fadiğe sataştı. ''Kız orospu,çekil önümden, sana bizden evvel su almak düşmez'' diyerek bağırdı. Fadik incitildiğini biliyor fakat susuyordu. Anlamsız anlamsız kızın yüzüne baktı. Kız bununla yetinmedi, sırası gelince öne atılan Fadiğe çelme taktı. Fadik çelmenin etkisiyle, yüzü koyun çeşmenin önündeki taşa kafasını çarptı. Dudağı patlamıştı, kanlar oluk oluk dudağının kanarından akıyordu. Hızla doğruldu yerinden, kızı alıp yere çaldı. Köylülerin onu engellemek istemesine aldırmadan, kızı çamurda yoğurup, bağrındı. Kız güçlükle sıyrılıp, ağlaya ağlaya evine koştu.

Fadik ağzının kanına aldırış etmeden ellerini ağzına götürüyor akan kanı kolunun ayasıyla siliyordu. Bidonlarını etrafındakilere tek bir kelime etmeden doldurdu. Görevini yerine getirmeliydi, fersizlenmiş kollarına taktığı gibi bidonları, birbirine bağlanmış ipliğini dişlerine taktı. Dudaklarının acısı uyuşmuştu sanki, sanki yüreğinin acısından başka ona ağır gelen birşey yoktu. Rüzgara kendini karşı vere vere, asıldı bidonlara. Soğuktan çatlayarak mosmor kesilmiş elleriyle bidorı o kadar kuvvetli kavramıştı ki, yanındaki kızlar birbirini iterek yolundan çekildiler.

Fadik, böyle bir şey yapıp, insanların canını incitmeye kalksa, babası çok sinirlenirdi. Biliyordu bunu, o yüzden kendince saklanma planları yapıyordu. Babası ardından hızlıca eve girdi, odaya sinmiş olduğunu sezmişti, yüklüğün ardına saklanmış kızı kaptığı gibi yere yatırdı. Odanın tahta kapısının zırsasını kilitledi. Kemerini çıkarıp tüm gücüyle vurmaya başladı. Fadik böğürücesine inliyor, babasının ellerine kapanıp, kendisini dövmesine engel olmaya çalışıyordu. Adam kuvveti kesilinceye kadar kızı dövdü. Sonkez Karnına güçlü bir tekme savup, yüzüne tükürdü. Kemeri kenara fırlattı hızlıca. Dışaya çıktı.

Fadik babasnın ardından yüreğinden tüm anlamlar kaybolmuşcasına anlamsız anlamsız baktı.Sonra  tavana kilitledi bakışlarını, yara ve acıdan iyice şişmiş dudaklarının araladı. Yine belli belirsiz birşeyler mırıldandı. Yerden  yavaşça doğruldu, zırzayı babasının ardından kendi üzerine çekti. Yerde duran kemeri kapıp bir sepetin üstüne çıkarak, tavanın tahta sövesindeki çıkıntıya bağladı ip gibi. Boğazına diğer tarafını geçirdi, bir an durup bekledi sadece... Sadece bir an gözlerinden boşalan yaşın, soğuk yuvarlanışını sızlayan yanaklarında duydu. Ayağıyla iteledi sepeti, debelenirken boşlukta, sepet köşeye çarpıp durdu. İri dalgalı kirli saçlarının altında ela gözleri kocaman oldu.

Bedeni pelteleşmiş, hırıltıları giderek kesilmişti. Sonunda bakışları yorgun düşüp yüklüğün kenarına takılı kaldı.

21 Ekim 2010 Perşembe

Müze

Beynimi tırmalıyorlar, kaynağını keşfedemediğim bir makine sesi bu. Sonra kahkahalar savruluyor etrafımda, ne oldu diye bakınmama kalmıyor; güçlü bir kaptan bacağımı kaptığı, gibi sürüklemeye başladı beni. Uyanmak istiyorum ama nafile. Kurtulamadığım bir karabasan bu. Yataktan ters yöne dönmemle birlikte, ranzanın ikinci katından gürültüyle yuvarlandım. Başım doğal gaz peteğine çarptı. Bir gürültüdür koptu koridorda; arkadaşlarım paldır küldür içeriye döküldüler. Henüz karabasanın şokunu atlatamayan ben, bir yandan da kafamı tutuyor bir yandan da bana ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Yavaşça kaldırdılar beni, başımın kenarına bir yastık koyup Müge' nin yatağına yatıranlar; kendilerini tutamayıp kahkahayı basıyor, odaya yeni yeni doluşmaya başlayan ötekilere; nasıl yuvarlandığımı, şaşkın şaşkın toparlanmaya  nasıl da, çalıştığımı anlatıyorlardı.

Başımın zonklayışı bir yandan, bir yandan olayın şoku; bizim kızlara ana avrat, hayır hasenat dümdüz gidiyor, ağlaya ağlaya defolun gidin başımdan diye bağırıyordum.

Benim hayırlı hesenatlı sövüşlerim işe yapamış olmalı ki, herkes odadan çekildi. Ben ise ranzanın ikinci katına bir daha gözüme kestiremediğimden Müge'nin yatağına iyiden iyiye yerleştim. Aldığım ağır panik atak haplarının etkisiyle  beynim hiç birşey olmamış gibi tekrar uykuya geçti.

Gürültüyle zırıl zırıl çalan saati, komidinden el yordamıyla almamla odanın ortasına fırlattım. Susmuştu... Uykuya tekrar dalmıştım ki, lanet olası saat; yerine getirilmesi gereken ödevlerimizi anımsatan idealist bir buda gibi, uyanmam için halıfileksin ortasında tekrar tepinmeye başlamıştı. Mayhoş kafayla yerimden doğruldum, saatin üzerine, kahraman bir asker gibi, tüm hışmımla yürüdüm. Pillerini çıkarttım, gülümseyerek komidinin kenarına koydum.

Yatağımın kenarına gelip tekrar yatsam mı yatmasam mı türünden iç geçirdikten sonra paytak paytak lavobonun yolunu tuttum. Aynada izlediğim ben, korku filmlerindeki kaçkınları andıran saçlarımla pek bir şıktım. Kıyafetlerimi ar acele giydikten sonra,  bahtına zorunlu olarak ranzanın ikinci katı düşmüş; uykusunda mırım mırım konuşan Müge'yi dürtükleyerek '' hadi ben çıkıyorum Müğiş''  dedim. Duydu mu duymadı mı emin değilim ama, kapıyı kapatım çıktım. Dışarda gün daha yeni ağarmaya başlamıştı, altı buçuk trenine binerek İstanbul yolunu tuttum. Tren sessiz ve tenhaydı. Açılmak için elimin tersiyle trenin buğulu camını silip dışarıdaki sise bakıyor, bir yandan da gece başıma gelenleri düşünüyordum. Tanrım beni cin mi çarpmıştı? Yıllardan beri kullnadığım ranzadan nasıl olur da düşebilirdim.Biraz daha ilerledikten sonra; beni Karaköyde karşılıyacak olan arkadaşım İlter'e uyanması için günaydın mesajı çektim. Yarım saat sonra nerde olduğumu sorunca; '' Haydar Paşa'ya indim yiğen'' diye bir mesaj daha çektim.

Yolu  bana tekrar tekrar anlatan mesaj trafiğinden sonra; yaşlı bir amcaya takılıp, Karaköy vapuruna sohbet ede ede yürüyerek bindik. Amca ''en son ki iskelede ineceksin, yolcuların boşalmasından anlarsın'' diyerek bir sonraki iskelede indi. O indikten sonra, bir iskeleye daha yanaştık. Herkes inmek için ayağı kalkınca ben de herhalde burası amcanın dediği yer, diyerek doğruldum. Arkadaşım İlter henüz beni karşılamaya gelmemişti, sen ordaki kafalere takıl dedi ama ortalıkta kafe filan gözükmüyordu. Bende sırf merakımdan filimlerde gördüğüm bir köprünün üstünde oltlarıyla balık tutmakta olan insanların yanına yürüdüm. Burası şu ünlü kalata köprüsümü? Hımm, şu tuttuğun balıklar ne peki? Demek mezgit, peki oltayı nasıl tutuyorsun? Nasıl anlıyorsun oltaya balık geldiğini? Hımm... Demek öyle, derken telefonum çaldı.

-İskelenin önündeyim Ayşe, sen nerdesin?

-Galata köprüsünün üzerindeyim.

-Ne işin var Galata köprüsünün üzerinde!

-Hiç öyle merak ettim.

-Çabuk in deli!

-Tamam akıllı, sen nerdesin?

-İskelenin dibinde.

-Tamam geliyorum, diyerek telefonu kapadım.

Yanlış yerde indiğimi ne İlter ne balıkçılar ne de ben fark edemediğimden, bir o yana bir bu yana gidiyor balıkçı tezgahlarının dibinde merakla onu arıyordum. Tekrar aradım, arkadaşım cep telefonunun ucunda sinirden küplere binmişti, bense başıma geceden beri gelen bu şansızlıklardan ötürü gülme krizine giriyor doğru düzgün konuşamadan telefonu kapatıyordum. Kontürlerimi epey bir tükettikten sonra; yoldan çevidiğim birine, arkadaşımla konuşması ve hayrına olayı açığa çıkarması için, telefonu uzattım. Genç adam bir iki sorudan sonra başını onaylarcasına salladı ve bana dönüp ''yanlış yerde inmişsin kardeşim''; köprünün öteki tarafındaki iskelede inmeliymişsin, arkadaşın orda bekliyor diyerek bana yolu tarif etti.

İlteri görünce kahkahayı bastım, bir iki birbirimizi patakladıktan sonra yürümeye başladık. Gideceğimiz yer üniversite hocamızın ödev için gönderdiği bir müzeydi. Müze çeşitli kadavraların sergilendiği, ürküntü verici garip bir yerdi. Ben yaşayabileceğim heyecanı ertelemek için, espiri üstüne espiri patlatan arkadaşıma karşılık vererek güle eğlene ilerliyorduk. Şüphelenmeme en ufak bir mahal bırakmadan olayı çok önemsizmişçesine geçiştiriyor, çıktıktan sonra bir çorbacıda karnımızı doyurmayı planlıyorduk.

Müzenin önüne bu keyifle gelirken, erteledikçe ertelediğim panik atak nöbetim gıgım gıdım zihimi kurcalamaya yavaşça ben burdayı beni sakın unutma türünden kendini hatırlatıyordu. Bu depresif durumu arkadaşıma çaktırmamak için elimden geleni yapıyor, sahte gülücüklerle pek korkmadığımı ona çok belirgin bir şekilde hissettirmeye çalışıyordum. Biletleri aldıktan sonra, daha içeriye girmeden kalp atışlarım belirgin bir düzeyde artmıştı. İlter'in koluna fark edemeden tutundum.

_Korkuyor musun cadı? diye sordu.

-Saçmalama ne korkucam ama biraz heyecan ve tedirginlik var, istem dışı...

Benle alay edercesine;

- Hadi be rengin attı hafifçe, ne de ödlekmişsin sen ya!

Ona ileri derecede panik atak tedavisi gördüğümü anlatırsam, arkadaşların diline kolaylıkla düşme potansiyelim çok yüksekti. Bu sözlerine alındığımı belli etmemeye çalışıp, bir iki derin nefes daha aldıktan sonra kolunu inca parmaklarımla iyice kıstım. Parmaklarım kolunu acıtmış olmalı ki;

-Kasma kendini, kolumu acıttın, dedi.

İçeriye girdik, pazarda alışverişe gitmiş gibi rahat görünmeye çalışıyordum. Biraz daha ilerleyince; kadavranın eline bir bez parçası gibi konulmuş, bembeyaz bir insan derisi görünce sessizce '' yuh artık!'' diyip camekanın önünde çakılı kaldım. Bu benim panik atağımı iyice beliren atraksiyonlarıyla tetiklemeye yetmiştide artmıştı bile. Gözlerimi çevirip olaydan kurtulmalıydım. Kalbimin çırpıntılarını en aza indirgemek için oldukça yavaş yürüyordum. Daha sonra uğrayacağımız duraklarlara üstün körü bakıyor, yanlarındaki açıklamları okumakla yetiniyordum. Önüme o kadar çok bakıyor, İlter'in dürtüklemesiyle hayata dönüyordum ki, insanların yavaş yavaş çevremizden çıkışa yöneldiklerini algılayamıyordum bile. En son bir iki kişi kaldığında ben iyice tenhalaştığını kavramama fırsat vermeden İlter kolumdan tutup;

- Bak burda ne var! Video odasıymış burası, hadi gidelim.

Birşey diyememiştim, yürüdük.

Oda da büyük video ekranın ışığından başka herşey zifiri karanlıktı. Sıralanmış sandelyelere ikimiz yanyana oturduk. Görüntüler mide bulandırıcıydı. İlter muhlanmış gibi ekrana bakıyordu. Birden başı hafifçe yana düştü. Ben bunu fark ettim, fakat bayılmış olabileceğini tahmin etmediğimden; biraz  hada alttaki açıklamaları okudum. Çabuk sıkılmıştım yanıma dönüp kalkalım diye onu dürtükledim. İlter buna cevap vermedi, bir kez daha dürtükledim. Pat diye önüme düştü. Sendeleyip bağırmaya başladım, eğilip yüzüne baktım, gözleri kapalıydı. Yardım için başımı çevirdiğimde; biraz evvel kolonun köşesinden videoyu izleyen gençlerin, yerinde olmadıklarını gördüm. Videodan sesler ve görüntüler akmaya devam ediyordu. İlterin yanaklarını bir iki şaplattıktan sonra, kendine gelmediğini görünce şaşkınlıkla kalkıp odadan çıktım. Müzenin içinde poz vererek duran ölü kadavralarından başka bir Allahın kulu yoktu. Kalbim çıldırıcasına çarpmaya başlamıştı, hızla çıkışa doğru yöneldim. Hızlı adımlarla çıkışa doğru koşarken bağrınmaya devam ediyordum. Çıkş kapısı  büyük ve siyah bir duvarla kapatılmıştı, yanlış yere geldiğimi düşünerek bir daha bakındım etrafa, hayır geldiğim yer doğruydu. Kapana kısılmış gibiydim. Çıldırmışçasına bağırmaya başladım.

- İmdat! Görevliler...Kurtarın! Çıkmak istiyorum... Bayıldı arkadaşım...

Daha fazla bağıramıyordum, sanki biraz daha bağırsam ölüleri rahatsız edecek onları uyandıracak gibi bir duygu vardı içimde. Bir iki daha şaşkın şaşkın koşturdıktan sonra herhangi bir yardımın gelmediğini, kimsenin bana cevap vermediğini duyunca, koşar adım tekrar video odasının koridoruna yöneldim. Videodaki sesler hiç birşey olmamış gibi kaldığı yerden devam ediyordu. Köşeyi döndüğümde İlterin yerinde olmadığını gördüm. Boğulacak gibiydim nerdeydi bu adam! Ellerimle başımı tutarak olanları anlamaya çabalıyordum. İlter... İlter ayılmışta olabilir, doğru ya niye panik yapıyorum? Baygınlığı geçmiştir muhakak...Evet evet geçmiştir... Aramaya koyuldu beni...Odadan tekrar çıkarak;

_İlter! İlter... Allahın cezası nerdesin? Tekrar mı bayıldın! İlter... Kimse yok mu?... Sesime cevap verin!...

Biraz bekleyip soluklandım, ama aklım başımdan bütünüyle gitmişti. Aklıma telefonla onu aramak geldi. Doğru ya belki de şimdi telefonunu açmış, aramamı bekliyordu. Elimi çantaya atıp aramaya koyuldum. Yoktu... Çantayı eğilerek yere döktüm. Yok! Tanrım yardım da isteyebilirdim onunla. Nerde olabilirdi? Çıldıracak gibiydim.

Kalkıp tekrar çıkışı aramaya koyuldum. Hıçkırarak ağlıyor, delirmiş gibi bağrınıyordum. Bir labirente sıkışmış gibi hissediyordum kendimi. Ara ara gözgöze geldiğim ölüler, kapana kısıldın dercesine bana bakıyorlardı. Böyle birşey gerçek olamazdı. İnanmak istemiyordum kapana kısıldığıma.

-Lanet olası nerdesin! İlter... Sesime cevap ver gıcık şey!... Benimle dalga mı geçiyorsunuz?

Artık tıkanmıştım, yere yığılıp hıçkıra hıçkıra ağlama başlamıştım ki; bir gürültü işittim, sonra bir çığlık... Yüreğim yerinden kopmuştu. Zıngır zıngır titriyordum. Yerimden fırladığım gibi, çantamı döktüğüm köşeye koştum, çömelip iyice sindim. Ses kesilmişti. Su şişemi titreyen ellerimle sanki biri benim elimi kapacakmışcasına korkuyla yerden aldım. Petin ağzını açıp bir iki yudum içtim. Doğrulup hızla video odasına geçtim. Kahrolası İlter, benle dalga geçercesine aynı yerde yatıyordu. Yanağına esaslı bir güçle sille indirdim, ayılmıyordu. Yakasını tutup sallıyor ayılmasını sağlama çalışırak bağırmaya devam ediyordum.

-Allahın belası... Geri zekalı! Açsana gözlerini... Biraz evvel neredeydin manyak!... Yalvarırım aç gözlerini... Hadi kendine gel...

Dudaklarını anlamlı anlamsız aralayarak mırıldanmaya başladı, güç bela koltuk altlarından tuta tuta onu duvara dayadım.

_ İlter gözünü seveyim aç gözünü... Kendine gel... Çıldırcam ne olur aç, aç hadi gözlerini... Geri zekalı açsana! Ne oluyor burda? İlter aç! Ne yaptılar sana...

Acımaya başlamıştım, acaba birşey mi içirmiştiler ona? Yoksa saralımıydı? Ne olmuştu müzedeki insanlara, nereye gitmişlerdi öyle birden bire? Neden kapılar kapalıydı? Bizi diri diri öldürecekmiydiler? Ne olacaktı! Ne? Ne? Ne?

Allahın cezası görevliler neredeydi, ya o çığlık! O neyin nesiydi Tanrı aşkına?

Tam bu sırada dışarda bir ses daha işittim. Odanın kenarını dizilmiş sandalyelerden bir tanesini kaptığım gibi yavaş adımlarla koridora doğru yöneldim. Ölülerin yerleri değiştirilmişti, yanlarındaki yazılar yoktu ve birden elktirikler gitti. Bir iki saniye duvara yapıştım, yavaş yavaş elektirikler geldi. Işıklandırmanın biri yanıyorsa öteki sönüyor, öteki yanıyorsa beriki kapanıyordu. Birinin koluma dokunduğunu fark etmemle, sandalyeyi kafasına geçirdim.

İlterdi bu. Kafasını tutuyor. Manyak mısın diye bağırıyordu.

Zırıl zırıl ağlamaya başladım. Olanları ona anlatmaya çalışıyordum.

- İlter bizi buraya kapadılar... Çıldırcam, çıldırcam... Kapadılar, kapadılar bizi... Öldürcekler bizi... Yalvarırım bişe yap... Birşey yap kurtar bizi...

Bu arada İlter kollarımı kavramaya çalışarak beni güç bela teskin etmeye çalışıyordu.

- Canım... Tatlım kendine gel, biz sadece ufacık bir şa... ka... Ufacık bir şaka...

Ben;

- Şaka! ufacık bir şaka ha! Sen ne diyorsun geri zekalı?

Çığlık çığlığa küfür sallıyordum ona, tekmeleyip bağrınıyordum ki; Müge beni uykumdan uyandırdı. Ter içinde kalmıştım. Büyük bir kabus görmüştüm tekrar. Ban bir kaç yudum daha su içirdiler. Doğrulup yüzüme bir iki su vurdum, pencerenin kanadını açıp gecenin soğuğuyla yavaş yavaş kendime geliyordum. Komidinin üzerinden Müge'nin sigarasından sigara kullanamadığım halde bir tane tırtıkladım. Sigarayı yakıp pöfördete pöfürdete içmeye başlamıştım. Müge ranzanın ikinci katından doğrulup;

-Göremedim zannetme cigaramı tırıtıkladığını. Kızım yatsana... Gecenin vaktinde uykun kaçarsa yarın uyanamazsın, altı buçuk trenine. Yetişemezsin söyliyim. Sahi ne yapcan yarın müzede çok merak ediyorum.
İlaçlarını almayı sakın sakın ihmal etme diyerek gülmeye başladı.

Ben;

-Kızım sana şurdan bir uçar tekme atarım, yat zıbar da uyu. Bana müze filan da deme.

Müge;

- Niye kızım ya? Ne güzel müze... Kadavra müzesi.... Immm. Bayılırsın sen öyle yerlere...

Ben;

-Ya sen benle dalga mı geçiyorsun?

Müge;

- Yooo, diyerek gülmeye devam etti.

Yastığı kafasına geçirip, türlü beddular ona ede ede susmasını sağladım.

Zıbardı diye fısıldayarak güldüm. Uykum bütünüyle kaçmıştı. Sbahın olmasını beklemeden elime kalemi alıp yazma başladım.

Ey Sema hoca! Sen çok yaşa emi. Rüyalarıma bile girip beni ödevleriyle taciz eden tek kadın. Öldüm öldüm geberdim. Yeter ya!... Yeter..

16 Ekim 2010 Cumartesi

Ey içimde ki eğri imge Albetrus.

Söyle ben seni neden öldürdüm?

9 Ekim 2010 Cumartesi

Dev Merak.

Albetrusu balıkçı neden öldürdü?

5 Ekim 2010 Salı

Hırsız Kedi

Dokunulması zor, fakat istekleri sürekli göz ardı edilen bir çocuk olarak büyüdüm ben. Bir çocuk neyi ister bir düşünün... Oyunu, oyuncağını, lolipop şekerini, o elbiseyi, o ayakkabıyı... Misal benim ömrüm boyunca alınmamış, Eser marka beyaz spor ayakkabı hayalim vardır. Ya da oyuncaklar... Evet onlar... Onlar ki geçmişimdeki düşlerimin en tatlı hülyalarıdır. Çocukluğumun en belirgin; aynı zamanda sürekli, ertelenmiş bir dürtüdür onlara karşı beslediğim his. Bu öyle bir dürtü ki ne zaman bir oyuncakçının önünden geçsek, camına burnumu dayar yamulmuş ve vantuslaşmış bir şekilde, tutkumun o garip heyacanı içinde, omzuma vurulan bir dürtükleme ile kendime gelirdim.

Bütün çocukluğum boyunca en büyük özlemlerimden birisi, oyuncaklarla dolu bir odamın olmasından ibaretti. Bu fantaziye o kadar çok takılmış, öylesi kendimden geçmiştim ki; yaz tatillerinde Erzurum' dan Yalova'ya babamların yanında vakit geçirmeye geldiğimde; mahallede ilk arkadaşım olan Güzide'ye kelli felli yalanlarımı, yenilir yutulur olmayan cinsinden olanlarını üstelik, palavranın biri beş para türünden anlattığımı anımsarım.

_Biliyor musun Güzideciğim, benim Almanya'da dayım var. Onların eve giderim hemen her sene, ( elimle önümdeki inşaar arsasını işaret ederek) te şu kadar bir odam var. Oranın adı oyuncak odası. Çok eğlenirim o odada ben diye başlar; zihnimde en ufak noktasını dahi hesap ettiğim bu renk cümbüşünü teker teker anlatmaya başlardım. İçinde küçük küçük kadar evlerden bir mahalle inşa eder, arabalar, marketler, türlü teknoloyik ergumanlarla süsler Güzideyi mest ederdim. Öyle bir mestti ki, Güzide her anının hayal ve palavrayla dolu olduğunu bildiği halde, müthiş bir şekilde haz alıp anlatmamı tekrar tekrar istiyordu benden. Benim gibi profosyönel bir yalancıya karşı duyduğu hayranlık onu ilerde her haftasonu yabancı ülkelere özel helikopteriyle uçtuğu yalanına kadar bile götürdü. Onunkisi pek pirim bulmadı, çünkü oyuncaklar biz çocuk dünyasında bir helikopterden daha çok cezb etme gücüne sahipti.

Gerçek ise bütünüyle acıydı. Bizim evde yalnızca oyuncak ayım ve yüzü korku filimlerindeki Caki'yi andıran, Rus pazarından alınma; sarı saçlı oyuncak bir bebekten daha fazlası değildi. Bebeğin üzerinde öyle farklı deneyler yapıp, öylesine hayal gücünün sınırlarını zorlamıştım ki, kimse onun o acı bir işkenceye şahit olmuş yüzünü görmeye tahammül edemiyordu.

Yüzüne farklı tarzlarda dövme yaptığım yıllarda henüz yaşım beşti, ve sonra saçlarını gizlice kesip büyümesini beklediğim yıllarda bu senelere denk geliyor. Dudaklarının arasını yarıp, içine çay kaşığıyla suyu ağzını açarak iştahlı bebeğime içirebileceğimi fark ettiğimde de aynı yaşlardayım. Bundan çok kısa bir süre sonra fark ettim ki, bebeğim çişini yapmakta zorlanıyor, böbrekleri iltihabik bir enfektüs geçirmesin diye poposuna kızgın bir demirle delik açıp boşaltım sistemini ferahlattığım yıllarda ise henüz yaşım altı.

Böylelikle bütün o altını ıslatan, mamalarını cop cop emen oyuncak bebek modelleri, benim keşfimle gün ışığına çıktılar.

Sözün kısası, kartondan yaptığım buzdolabı, evden aşırdığımız çay kaşıkları, tabakları, türlü pet şişeler ve envai çeşit püsür, bunların hepsi ama hepsi; okula giderken Mumcu Caddesinin o mümtaz yokuşunda gördüğüm oyuncakçının, hayallerimi tırmalayan yaratıcılığı ile ilgiliydi.

Oyuncakçı; oyuncakçılık ve çocuk sevme ikilisini bir arada tutamayan daha o yaşlarda kitap kurdu olmayı başarmış Kemallettin Tuğcu profiline uymayan; şişko ama sevimsiz bir tipti. Her zaman o yokuşu çıktığımda dükkana uğrar, oyuncakları daha yakından görebilmek için; bakınıyormuş gibi yaparak, oyuncakların fiyatını sorardım.

Adam her seferinde beni tersleyerek; senin paran bunlara yetmez, çık git almıyorsan diye azarlar. Ben kapıdan mahsun mazlum çıkarken, gelen yağlı müşterilere el sıvayıp buyur ederdi. Bütün hayalim, bir gün çok zengin olup şu adamın dükkanını kendi paramla almak; '' Noldu şişko pattes, işte dükkan benim oldu'' diyebilmekti.

Gel gelelim ki aradan günler geçiyor ve ben hiç zengin olamıyordum. Bir gıdım bozukluk elime geçse evdekiler kumbara hesabına parayı kumpas ediyorlardı. Bütün bunlara rağmen evdekiler halıların altına benim için hazine hükmünde paralar koyarlardı da, ben onuruma bunu yediremediğimden acımdan gecereceğimi bilsem, asla el sürmezdim.Bu sebeple evde birşey kaybolduğunda, hiç kimse benden şüphelenmez ve çalanın kim olduğunu öğrenebilmek için; bilimum şüphelilerin izini zürmek adına beni hafiyeliğe yollarlardı.

Günlerden bir gün evdekilerle beraber Canan Teyzelere giderken, yolumuz o zalim Mumcu Yokuşuna tekabul etti. Bizimkiler dürtükleyerek oyuncakçıyı gösterdim. İçeriye girip birşeylere bakma isteğimi, çocuksu bir hevesle tekrarladım ama onlar beni çekeleye çekeleye, dükkanın önünden koparıp, yolumuza devam etmeyi yeğlediler. Oyuncakçıya karşı kendimi çok ezilmiş hissettim, içimden koca bir buzulun kopup bilinç altı katmanlarına kaydığını ve müthiş bir üzüntü yaşadığımı anımsıyorum ki oyuncakçının yüzüne bir daha bakamadım.

Biraz daha ilerledikten sonra Canan Teyzelerin sokağa büküldük. Mahalle bakkalı tam sokağın başında ikamet etmekteydi. O anların hızla geçen saniseleri içinde, bakkalın camının hemen dibinde; merdiven altı imal edildikleri her hallerinden belli, küçük küçük sepet şeklinde çantacıklara ilişti gözüm. O heyacanı ve o anki mutluluğumu asla tarif edemem; öylesi sevimli ve büyüleyicidiler ki, bu sefer bir öncekinden daha hırslı var bu sefer kaybetmek istemediğimi tüm ruhumla durumsadığım için var gücümle asıldım. Sadece bir tanecik istiyordum ve çok çok ucuzdu. Bu sefer kolumu kökünden koparırcasına hırslı bir güçle ve yenemediğim bir inatla beni Canan Teyzelerin merdivenlerine doğru sürüklediler. Hüzün ve kızgınlık boğazıma düğümlenmiş olarak eve girdik Hiç kimseyle konuşmadan bir köşeye sindim ve tüm nefretim ve her an ağlamaya hazır bir psikolojıyle bizimkilere hırsla bakıyordum. Canan Teyze bebeği salonun ortasına yavaşça koyarak, oyalamamı tenbihledi. Bir süre sonra dışardan hırdavat poşeti gibi duran, kırık dökük oyuncaklardan oluşan oyuncak kabını, halıya döküp yanımızdan ayrıldı. Aman Allahım o da ne? Oyuncakların arasında benim biraz evvel bakkalın önünde yalvarırcasına istediğim o minicik çantalardan biri. Rengini bu gün bile unutmam, kahve rengiye yakın koyu bir turuncuydu. Minicik bir tutacı var, öyle tatlı ve şeker bir tipteki anlatamam.

Oynadım, oynadım, oynadım... Mutluluktan öpüp kokladığım bile mümkündür. Bu minicik çantacığa olan şevkim arttıkça arttı. Gitme saatimiz geldi ama ben de tık yok, avucumda sımsıkı tutuyorum oyuncağı. Canan Teyzenin, red edileceğimi bildiğim için istemekten de utanıyorum onu. Dünyada vermez  falan filan derken, şeytan ruhumu mağlup etti, çalıcaktım onu; başka yolu yoktu bunun. Heyecanımı teskin etmeye çalışarak etrafı kontrol ettim, yavaşça minik çantayı cebime attım. Kıydırmayı sorunsuz bir şekilde hallettiğim için derin bir nefes alarak, etrafa bol keseden sahte gülücükler saldım. Biraz daha oyalandıktan sonra, Canan Teyzelerin dış kapıdan kendimi sokağa attım.

Eve geldiğimizde onu saklamak için, dikiş makinasının altlarında bir yere oynayamadan yerleştirdim. Ertesi gün oldu, ama benim yüreğim ağzımda, her şey hırsızlık suçumu araştırıyor gibime geliyor. bir ön sezi olarak işlerin iyiye gitmeyeceğini yaptığımın yanlış olduğunu hissediyorum. Ama ne değişir? Olan olmuştu.

Dikiş makinesinin üstünde duran telefon acı acı çalmaya başladı. Malum olur ya bazen insanın içine, ben tuhaf bir tedirginlikle ahizeyi kaldıran yengeme bakıyorum.

_Alo, iyim Canan sen nasılsın? Oyuncak çantamı? Vallahi bilmiyorum... Bilmiyorum ki, o böyle şeyleri yapan bir çocuk değil ki. Anladım ama eğer bu olsa bile unutmuştur Ayşe cebinde. Muhakkak öyle olmuştur canım. Hadi görüşürüz.

Çat kapadı telefonu... Meraklı gözlerle baktı bana, o minicik naylon çantayı alıp almadığımı sordu. Böyle bir şeyi hatırlamadığımı söyledim, başımı önüme eğip ödevimle ilgilenir gibi yaptım. Çıkar çıkmaz vicdan azabı başladı, bağırarak ne olmuş diye sordum mutfaktaki yengeme. Yengem benim yaptığıma ihtimal vermediği için gayet rahat küçük Semanur'un ortalığı yakığ yıktığını, ille de o oyuncak sepeti istediğini söyledi. Canan Teyze  küçük bir çanta için kesinlikle aramazmış ta; ( ki kesinlikle yalan ) merak etmiş alıp almadığımı.

Bir yandan Canan Teyze'nin bu utanç verici çingeneliğine içimden bin küfür basarak, öte yandan evdekilere lanet okuya okuya; dikiş makinesinin dibindeki avucuma anca sığabilen biricik hazinemi özlem ve doymamışlıkla okşadım. Ayrılık vakti gelmişti. Yengemin şaşkın bakışları arasında mutfağın tezgahına hışımla bıraktım.

_Cebime düşmüş, Semanur ağlamasın, gidip Alladdin Amcam versin, diye mırıldandım.

Mutfağın kapısını büyük bir gürütüyle şangırt diye kapayarak, utanç içinde sokağa çıktım...