16 Ekim 2010 Cumartesi

Ey içimde ki eğri imge Albetrus.

Söyle ben seni neden öldürdüm?

9 Ekim 2010 Cumartesi

Dev Merak.

Albetrusu balıkçı neden öldürdü?

5 Ekim 2010 Salı

Hırsız Kedi

Dokunulması zor, fakat istekleri sürekli göz ardı edilen bir çocuk olarak büyüdüm ben. Bir çocuk neyi ister bir düşünün... Oyunu, oyuncağını, lolipop şekerini, o elbiseyi, o ayakkabıyı... Misal benim ömrüm boyunca alınmamış, Eser marka beyaz spor ayakkabı hayalim vardır. Ya da oyuncaklar... Evet onlar... Onlar ki geçmişimdeki düşlerimin en tatlı hülyalarıdır. Çocukluğumun en belirgin; aynı zamanda sürekli, ertelenmiş bir dürtüdür onlara karşı beslediğim his. Bu öyle bir dürtü ki ne zaman bir oyuncakçının önünden geçsek, camına burnumu dayar yamulmuş ve vantuslaşmış bir şekilde, tutkumun o garip heyacanı içinde, omzuma vurulan bir dürtükleme ile kendime gelirdim.

Bütün çocukluğum boyunca en büyük özlemlerimden birisi, oyuncaklarla dolu bir odamın olmasından ibaretti. Bu fantaziye o kadar çok takılmış, öylesi kendimden geçmiştim ki; yaz tatillerinde Erzurum' dan Yalova'ya babamların yanında vakit geçirmeye geldiğimde; mahallede ilk arkadaşım olan Güzide'ye kelli felli yalanlarımı, yenilir yutulur olmayan cinsinden olanlarını üstelik, palavranın biri beş para türünden anlattığımı anımsarım.

_Biliyor musun Güzideciğim, benim Almanya'da dayım var. Onların eve giderim hemen her sene, ( elimle önümdeki inşaar arsasını işaret ederek) te şu kadar bir odam var. Oranın adı oyuncak odası. Çok eğlenirim o odada ben diye başlar; zihnimde en ufak noktasını dahi hesap ettiğim bu renk cümbüşünü teker teker anlatmaya başlardım. İçinde küçük küçük kadar evlerden bir mahalle inşa eder, arabalar, marketler, türlü teknoloyik ergumanlarla süsler Güzideyi mest ederdim. Öyle bir mestti ki, Güzide her anının hayal ve palavrayla dolu olduğunu bildiği halde, müthiş bir şekilde haz alıp anlatmamı tekrar tekrar istiyordu benden. Benim gibi profosyönel bir yalancıya karşı duyduğu hayranlık onu ilerde her haftasonu yabancı ülkelere özel helikopteriyle uçtuğu yalanına kadar bile götürdü. Onunkisi pek pirim bulmadı, çünkü oyuncaklar biz çocuk dünyasında bir helikopterden daha çok cezb etme gücüne sahipti.

Gerçek ise bütünüyle acıydı. Bizim evde yalnızca oyuncak ayım ve yüzü korku filimlerindeki Caki'yi andıran, Rus pazarından alınma; sarı saçlı oyuncak bir bebekten daha fazlası değildi. Bebeğin üzerinde öyle farklı deneyler yapıp, öylesine hayal gücünün sınırlarını zorlamıştım ki, kimse onun o acı bir işkenceye şahit olmuş yüzünü görmeye tahammül edemiyordu.

Yüzüne farklı tarzlarda dövme yaptığım yıllarda henüz yaşım beşti, ve sonra saçlarını gizlice kesip büyümesini beklediğim yıllarda bu senelere denk geliyor. Dudaklarının arasını yarıp, içine çay kaşığıyla suyu ağzını açarak iştahlı bebeğime içirebileceğimi fark ettiğimde de aynı yaşlardayım. Bundan çok kısa bir süre sonra fark ettim ki, bebeğim çişini yapmakta zorlanıyor, böbrekleri iltihabik bir enfektüs geçirmesin diye poposuna kızgın bir demirle delik açıp boşaltım sistemini ferahlattığım yıllarda ise henüz yaşım altı.

Böylelikle bütün o altını ıslatan, mamalarını cop cop emen oyuncak bebek modelleri, benim keşfimle gün ışığına çıktılar.

Sözün kısası, kartondan yaptığım buzdolabı, evden aşırdığımız çay kaşıkları, tabakları, türlü pet şişeler ve envai çeşit püsür, bunların hepsi ama hepsi; okula giderken Mumcu Caddesinin o mümtaz yokuşunda gördüğüm oyuncakçının, hayallerimi tırmalayan yaratıcılığı ile ilgiliydi.

Oyuncakçı; oyuncakçılık ve çocuk sevme ikilisini bir arada tutamayan daha o yaşlarda kitap kurdu olmayı başarmış Kemallettin Tuğcu profiline uymayan; şişko ama sevimsiz bir tipti. Her zaman o yokuşu çıktığımda dükkana uğrar, oyuncakları daha yakından görebilmek için; bakınıyormuş gibi yaparak, oyuncakların fiyatını sorardım.

Adam her seferinde beni tersleyerek; senin paran bunlara yetmez, çık git almıyorsan diye azarlar. Ben kapıdan mahsun mazlum çıkarken, gelen yağlı müşterilere el sıvayıp buyur ederdi. Bütün hayalim, bir gün çok zengin olup şu adamın dükkanını kendi paramla almak; '' Noldu şişko pattes, işte dükkan benim oldu'' diyebilmekti.

Gel gelelim ki aradan günler geçiyor ve ben hiç zengin olamıyordum. Bir gıdım bozukluk elime geçse evdekiler kumbara hesabına parayı kumpas ediyorlardı. Bütün bunlara rağmen evdekiler halıların altına benim için hazine hükmünde paralar koyarlardı da, ben onuruma bunu yediremediğimden acımdan gecereceğimi bilsem, asla el sürmezdim.Bu sebeple evde birşey kaybolduğunda, hiç kimse benden şüphelenmez ve çalanın kim olduğunu öğrenebilmek için; bilimum şüphelilerin izini zürmek adına beni hafiyeliğe yollarlardı.

Günlerden bir gün evdekilerle beraber Canan Teyzelere giderken, yolumuz o zalim Mumcu Yokuşuna tekabul etti. Bizimkiler dürtükleyerek oyuncakçıyı gösterdim. İçeriye girip birşeylere bakma isteğimi, çocuksu bir hevesle tekrarladım ama onlar beni çekeleye çekeleye, dükkanın önünden koparıp, yolumuza devam etmeyi yeğlediler. Oyuncakçıya karşı kendimi çok ezilmiş hissettim, içimden koca bir buzulun kopup bilinç altı katmanlarına kaydığını ve müthiş bir üzüntü yaşadığımı anımsıyorum ki oyuncakçının yüzüne bir daha bakamadım.

Biraz daha ilerledikten sonra Canan Teyzelerin sokağa büküldük. Mahalle bakkalı tam sokağın başında ikamet etmekteydi. O anların hızla geçen saniseleri içinde, bakkalın camının hemen dibinde; merdiven altı imal edildikleri her hallerinden belli, küçük küçük sepet şeklinde çantacıklara ilişti gözüm. O heyacanı ve o anki mutluluğumu asla tarif edemem; öylesi sevimli ve büyüleyicidiler ki, bu sefer bir öncekinden daha hırslı var bu sefer kaybetmek istemediğimi tüm ruhumla durumsadığım için var gücümle asıldım. Sadece bir tanecik istiyordum ve çok çok ucuzdu. Bu sefer kolumu kökünden koparırcasına hırslı bir güçle ve yenemediğim bir inatla beni Canan Teyzelerin merdivenlerine doğru sürüklediler. Hüzün ve kızgınlık boğazıma düğümlenmiş olarak eve girdik Hiç kimseyle konuşmadan bir köşeye sindim ve tüm nefretim ve her an ağlamaya hazır bir psikolojıyle bizimkilere hırsla bakıyordum. Canan Teyze bebeği salonun ortasına yavaşça koyarak, oyalamamı tenbihledi. Bir süre sonra dışardan hırdavat poşeti gibi duran, kırık dökük oyuncaklardan oluşan oyuncak kabını, halıya döküp yanımızdan ayrıldı. Aman Allahım o da ne? Oyuncakların arasında benim biraz evvel bakkalın önünde yalvarırcasına istediğim o minicik çantalardan biri. Rengini bu gün bile unutmam, kahve rengiye yakın koyu bir turuncuydu. Minicik bir tutacı var, öyle tatlı ve şeker bir tipteki anlatamam.

Oynadım, oynadım, oynadım... Mutluluktan öpüp kokladığım bile mümkündür. Bu minicik çantacığa olan şevkim arttıkça arttı. Gitme saatimiz geldi ama ben de tık yok, avucumda sımsıkı tutuyorum oyuncağı. Canan Teyzenin, red edileceğimi bildiğim için istemekten de utanıyorum onu. Dünyada vermez  falan filan derken, şeytan ruhumu mağlup etti, çalıcaktım onu; başka yolu yoktu bunun. Heyecanımı teskin etmeye çalışarak etrafı kontrol ettim, yavaşça minik çantayı cebime attım. Kıydırmayı sorunsuz bir şekilde hallettiğim için derin bir nefes alarak, etrafa bol keseden sahte gülücükler saldım. Biraz daha oyalandıktan sonra, Canan Teyzelerin dış kapıdan kendimi sokağa attım.

Eve geldiğimizde onu saklamak için, dikiş makinasının altlarında bir yere oynayamadan yerleştirdim. Ertesi gün oldu, ama benim yüreğim ağzımda, her şey hırsızlık suçumu araştırıyor gibime geliyor. bir ön sezi olarak işlerin iyiye gitmeyeceğini yaptığımın yanlış olduğunu hissediyorum. Ama ne değişir? Olan olmuştu.

Dikiş makinesinin üstünde duran telefon acı acı çalmaya başladı. Malum olur ya bazen insanın içine, ben tuhaf bir tedirginlikle ahizeyi kaldıran yengeme bakıyorum.

_Alo, iyim Canan sen nasılsın? Oyuncak çantamı? Vallahi bilmiyorum... Bilmiyorum ki, o böyle şeyleri yapan bir çocuk değil ki. Anladım ama eğer bu olsa bile unutmuştur Ayşe cebinde. Muhakkak öyle olmuştur canım. Hadi görüşürüz.

Çat kapadı telefonu... Meraklı gözlerle baktı bana, o minicik naylon çantayı alıp almadığımı sordu. Böyle bir şeyi hatırlamadığımı söyledim, başımı önüme eğip ödevimle ilgilenir gibi yaptım. Çıkar çıkmaz vicdan azabı başladı, bağırarak ne olmuş diye sordum mutfaktaki yengeme. Yengem benim yaptığıma ihtimal vermediği için gayet rahat küçük Semanur'un ortalığı yakığ yıktığını, ille de o oyuncak sepeti istediğini söyledi. Canan Teyze  küçük bir çanta için kesinlikle aramazmış ta; ( ki kesinlikle yalan ) merak etmiş alıp almadığımı.

Bir yandan Canan Teyze'nin bu utanç verici çingeneliğine içimden bin küfür basarak, öte yandan evdekilere lanet okuya okuya; dikiş makinesinin dibindeki avucuma anca sığabilen biricik hazinemi özlem ve doymamışlıkla okşadım. Ayrılık vakti gelmişti. Yengemin şaşkın bakışları arasında mutfağın tezgahına hışımla bıraktım.

_Cebime düşmüş, Semanur ağlamasın, gidip Alladdin Amcam versin, diye mırıldandım.

Mutfağın kapısını büyük bir gürütüyle şangırt diye kapayarak, utanç içinde sokağa çıktım...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Mehmet'e Mektup

Sana bu mektubu yazmak zorunda kaldığım için çok özür dilerim ama bir kararın aşamasındayım yazmam gerekli.

Seni mi, yoksa Fabrikatör Şinasi Bey'in oğlu Ali'yi mi tercih etmeliyimin sorsuna cevap, ayrılık mektubuma bir ön giriştir.

Daha önce nasıl da fark edemedim bilmiyorum, Ali'yi bu kadar sevebileceğimi... Gözlerinin rengi örneğin; yemyeşil, pörtlek pörtlek bakıyor ama olsun. Yeşil değil mi, ona bak sen... Hele o göbeği yok mu, nasıl da yakışıyor...

Öyle tonton ve şeker ki; üstelikte kekeme, çok çok hoşuma gidiyor bu... Bazen yersiz espiriler yapıyor ama olsun, güldürüyor işte. Üstelikte zengin, var mı bundan alası?

Geçen günlerde ailecek bize geldiler biliyor musun? Ne tatlı ne sevecen bir aile bir görsen... Babası da Kayseri'nin ünlü pastırma fabrikatörü.Duymalıydın beni babamdan nasıl anlı şanlı bir merasimle istediğini. Heyecandan dili tutuldu sandık. Peltekmiş meğer; ''Münatipte kızınızı  oylum Ali'ye, ittiyorum'' demedi mi, gülmemek için zor tuttum kendimi.

Şekerliği tontonluğunun yanında, karısının kollarından bileklerine kadar uzanan o kalın bilezikler ayrı hesaptı zaten. Bana bakerken neler anlattılar bir görmeliydin, Marmaris'te yazlıkları varmış inanabiliyor musun? Hatta Newyork'ta, Münih'te... Düşündükçe aklımı kaçıracağım, yağmurlu bir yerdir Münih; nasıl olur da insanın yazlık diye kullandığı orda lüks bir evi olabilir? Hele o otel zincirleri, arabalar, hizmetçiler...

Bu şartlar altında elbette ki Ali'yi seçeceğim. Senin için üzülüyorum,  ama ne değişir?

Biliyorsun ki, babam zengin, ben de zenginliğe alışığım... Oysa sen bir inşaat işçisisin eni konu; iş bulursan çalışır, iş bulmazsan evinde oturursun.

Oysa ben her sabah dadımın tatlı sesiyle uyanır, ufak bir küvet keyfinden sonra, terasa kahvaltıya çıkarım. Ne dilersem onu yerim, keyfime karışan mı var? Omlette pastırma, havyar vesaire oh gel keyfim gel...Evimiz o kadar büyük ve lüks ki... Ben bu lüksü kattiyen terk, filan edemem...

Ne yapacağım sizin avuç kadar evinizde? Her yer eski püsküyle dolu, onları geçtik; o dırdırcı annen, hiç yol yordam bilmeden herşeye kıkır kıkır gülen kız kardeşin... Elleri nasır dolu, kaba kaba konuşan baban...

Yani Mehmet nasıl söylesem, dünya da olmaz bu. Hangi akla seni sevdim bilmiyorum, seni seviyorum diye hüngür hüngür ağladığım günler aklıma geldikçe, nasıl da halime gülüyorum. Ne ahmaklıkmış seni sevmem... Bir deliliktir ettim, ama anladım ki ben aslında seni sevmiyormuşum, nasıl desem arkadaşlığın iyi ama... Hepsi o kadar işte... Bir kere huylarını, evet huylarını hiç mi hiç beyenmiyorum. Çok kavgacısın kesinlikle, öyle argo kelimeler kullanıyorsun ki senin yerine benim yüzüm kızarıyor.

Akşamları kahveye gitme alışkanlığın örneğin. Onca öksürüğün tıksırığın içinde, duman altı maçları izlemeye, hiç mi bunalmıyorsun? Tamam sigara kullanmıyorsun ama bal gibi de sigara kokuyorsun kahvaden geldiğinde. Üstelikte ayak takımının o adamın midesini alt üst eden sigara kokusundan... Maltepe, Birinci...Iııy...

Hoş sabahtan akşama kadar koşturuyorsun ama cicim, hiç mi kişisel bakımın yok? Adam üstün körü bir duş alır evinde hergün... Amma da laf söyledim, sizin evde bakır ibriği her gün ısıtıp, yıkanı verme fikri de pek kolay değildir herhalde.

Ben kaç sefer söyledim sana kumar oynama diye; tamam bir bardak çayına, işin gırgırına oynuyorsun. Ya ilerde çok paran olur da; kumpasçı olup çıkmazsan kumar hanelerden..

Zıkkım gibi de içiyorsun... Şimdilik düğünde seyranda yarımşar bardak, ama ilerde başın sonun belli olmaz. Ayyaş bir koca olmayacağın, hergele olup bir gıdımcık kazanacağın parayı, karıya kıza vermiyeceğin ne malum? Ne malum  beni dövüp, sokağa atmayacağın?

Sözün kısası , ben seni istemiyorum artık.

Mahalleliden parkın orda seni bir takım karanlık kişilerin dövmüş ve fana halde hırpalamış olduğunu duydum. Hani nasıl desem; eğer bir yerlerden, seni döven adamların babamın adamları olduğunu duyarsan dünyada inanma.

Ah canımın içi babam; ne kadar iyi, ne kadar asil, yumuşak kalpli ve ne kadar medenidir bir bilsen! Dünyalar iyisi babacığım bunu kattiyen yapmaz biliyorsun.

Seni dövdüklerini haber aldığı gün abime; '' Bizim damada lokum götür de, iyice yumuşamış mı diye sor'' diye tembihledi.

Bilyor musun sana dayak atıldığı gün aksilik bu ya bende merdivenlerden kaydım, bacagımın birisi de kırıldı. İşte aksilikler geldimi üst üste geliyor, gözümün biri de morardı.

Çok hoşuma gitti bu renk, öteki gözümü de farla ben boyadım. Babam bana gülerek, böyle çok daha çekici oldun bile dedi.

Biliyorum ki bir zaman sonra; annesi babasına haber vermiş te, kızı bir güzel abisine dövdütmüşler sonra odaya kilitlemişler diye duyarsın. Ayol abim askerden yeni geldi, böyle bir şey yapar mı? Dağda bir hafta kar yemişler açlıktan... Pek muhlisleşmiş, pek yumuşamış....

Ya da annesi aklına girmiş de, Ali ile onu başgöz edeceklermiş diye duyarsın... Seni çok sevdiğini kaç kez anllattı bana. Benim annem bir melektir biliyorsun. Öyle şeyler için dünyada karışmaz bana.

Pastahane de ikimizi sarmaş dolaş gördüğünde yaptıkları neydi peki annenin diyeceksin. O gün sana anlatmamıştım. Benim yanımda seni gördüğü için ayyakkabısını fırlatmamış. Ayağına kertenkele girmiş meğer inana  biliyor musun? Pastahanede kertenkelenin işi ne deme... Ben de bilmiyorum... O heyecanla ayakkabısını fırlatmış, tersine ayakkabı senin kafana geldi, mazur gör...

Çok şişmişti ama ne yapalım,helal et hakkını..

Sakın sakın senden ayrıldığım için deliler gibi ağladığımı, babamın zorundan bu evliliği kabul ettiğimi düşünme.

Sen o gün kapının önünde bağırıp çağırıp ortalığı yıkmaya çalıştığında, gözlerime toz kaçmıştı da ondan gözlerim kıpkırmızıydı.

Biraz hüzünlendim şimdi, alçıda olan bacağım sancıyor onunla da ilgisi olabilir.

Kesinlikle ağlamıyorum. Kesin kesin ağlamış bu kız mektubun sonlarına doğru satırların mürekkebi dağılmış , adım başı su damlacıkları diyeceksin.

Ama onlar kardeşimin su tabancasından cıkıyor inan.

Kendine iyi bak olur mu?

Benim için üzülme. Ben heyecan içide Ali ile evleneceğim günü bekliyorum.

30 Eylül 2010 Perşembe

Fars Değil Trajedi.

Sevgili...

Beynimin içinde bir yığın ses, bir yığın kavga, bir sezişin garip telaşı var.

Sana bunca yıl sonra neyi anlatmalı, neyi yakarışa dönüştürmeli, neyle kendimi tanımlamalı bilmiyorum.

Seneler önce bunu bana deselerdi, büyük bir hevesle; küçük bir çocuk gibi dizlerinin önünde kıvrılır, çocukların düşlerini, çocukluğumun düşlerine katık ederek bir yığın gülümseme sererdim gözlerinin önüne.

Şimdi senden bunca mil uzakta; anlata anlata bitirdiğim benin neresinden başlamalı?

Biliyorsun ki, insan kendini; başkalarının zorlamasıyla tanımlaması; tabiatın olması gerektiği gibi işlemesine garip bir müdahale.

Bu tıpkı bir ormanın, sararmış yapraklarını elleriyle temizlemeye kalkan bir deliliğin dahiyane sınırlarına eş.

Öyleyse niye?

Neden bu gereklilik?

Makalesinin konusu, patronu tarafından dikte edilen köşe yazarı gibi köşeme sıkışmış hissediyorum.

Ruhunu şeytana satmış bir gudübet gibiyim.

Döktür döktürebildiğin kadar yalan..

Oysa benim vicdanım başka yerlerden kanıyor.

Başkalarına benim sevgilime kendimi nasıl anlatacağımı bilmesinin, öğretisindeki ideal nedir?

Eğer hep yenilmişsem; dünyanın anasını satan, bir yığın küfrümü düymaya hazırlar mı?

Ya da hiç keyifli değillerse, bir iki gıvır zıvır hikayemi ortalık malı dinlemelerinin ve asla özümsemeymemiş olmalarının bana ve onlara ne tür bir getirisi var?

Kimse, bir başkasının gerçeğini duymaya bu kadar da hazır değildir, niye bu yapmacık gereklilik?

Ben; sen benim ruhumdan silinip git, bende kendimde kaybolup gideyim diyorum, onlar ise öz baban ölmüşken, rol icabı; üvey babana bır gıdım sarıl diyorlar.

Bunca yıl anlattım...

Ne deyişti?

Ben diyorum ki rol icabı bir Juliet'lik adamı; şaftı kaymış bir Romeo'ya götürür.

Başım çatlarcasına ağrıyor, yorgun ve uykuz ve açım.Yurttaki odam karman çorman, parasızlık. Ben de kalkmış burada sana Romeoluk, kendime Juliet'lik biçiriyorum.

Bütün bu şaftı kaymış hikayenin üstüne; sana kendimle ilgili belirtmek istediğim, yirmi dokuz harf  iki kelimelik önemli bir imdat işareti var.

Kendimi anlatmaktan, pilim bitti!

25 Eylül 2010 Cumartesi

ANNA

1 Eylül 2010 Çarşamba

keleş

Yarın gidip denize kurşun sıkacağım,

Deniz ölmeyecek ama ben yaşayacağım.

Balıkların beyinlerine beyinlerine vuracağım.

Bölünmelerini ve tekrar yaşayışlarını görmek için deniz analarının,

Bir daha bir daha sıkcağım.

Ulan namlu.

Ne namussuz şu keleş.

Yasa dışı hergele.