12 Şubat 2011 Cumartesi
7 Şubat 2011 Pazartesi
29 Ocak 2011 Cumartesi
Sanat ve Düşünce Üzerine
Yaşamlarının sorgusu, vicdani muhataplılıklarıyla büyüyen sağlıklı bir yapıda olsun ya da olmasın; insanlar öteki insan oğullarını ''görünür şekilde'' aldatmaktan sıkıntı duyarlar.. Hangi sebep ve hangi nedenden olursa olsun, bu korku daima vardır. Korku bağımsızlıkla yaşamalarına müsade edilmeyen, hep bir yerden ve ya bir şekilde beslenen ''polis devletli'' düşünce dayatmalarının baharatıyla büyüyen dimağlardan beslenir ve ondan ayrı düşünülemez.
Ama insanlar ‘’görülmez bir şekilde aldatmaktan’’ bahis görmezler.
Bu bağlamda kendilerine sordukları soruları öylesine az ve yitiktir ki, çoğu zaman vicdanları tam olarak uyanmaz bile, yanlışlarından.
İnsan, aldatır...
Esas kaide budur. Bu temel üzerine şekillenen her yapı, kendinin farkına vardıkça huzursuz, kendinden azat olmak istedikçe köledir.
Kendini aldatmaktan kurtulmak için birey düşünme edimini kullanır.
Yani acı çekmekten korktukları ve ‘’acı çeken sağlıksız bünyelerin boğuk rüyalarından’’ kurtulmak için...
Çok zaman kendime niçin sanatla uğraşmayı seçtin diyorum, söyle diyorum bunu hangi çıkarını kollamak için gerçekleştirdin? Beni çevremdeki insanların pofpoflamalarıyla tatmin olup, anlattığım şeylerden hiç bir şey ''anlamamaları'' için mi? Terazi bu şekilde tartıyorsa eksiğimi ve artımı, bu pek sağlıklı durmuyor!
Öyleyse ne?
Belki ilerde beni anlamayan ve ‘’linç’’ etmek isteyen birçok kişiyle karşılaşacağıma rağmen... Üstelik birçoğu bu alkış tufanının şaşkın coşkunluğundan çıkacağını da bilmeme rağmen mi?
Demek ki ''merak'' halkın düşüncelerini derinden etkilemediği için, kararların ibresinin yönünü çabuk değiştirir... Öyleyse bunlar ''tezarruhat tutma merakı'' onlar için inandıkları değerler değil, sadece metalaştırdıkları ön kabuller...
Birçoğumuz ibresini ayağına giren ufak bir ‘’çakıl taşı suali’’ ile kaybedebilir.
O zaman kendini tatmin etmek, ‘’acılardan’’ kurtulmak için, sağlıklı bir yol değil.
Nedir insanın kendi acılarından yahut aldatışlarından kurtulmasının yolu?
Ben çok iyi biliyorum ki, ''kuklaların, onu çeviren ellerden daha akıllı'' olduğunu iddia edecek kadar düşünceden mahrum bir halk, sanata ve sanatçıya daima öteden bakacaktır.
Onu daima yalnız bırakıp, sessizlikle gemisini kurtarma telaşını uzaktan izleyecektir. Halk sanatçıya olması gereken davranışı sergileyemediği için, sanatçı bozuk çarkla mücadele etme biçimi, halkın ve erkin suratına yalanlarını çarpan sanat akımlarıyla ilerleyen bir ‘’ fildişi’’ kule görecek, bundan ‘’huzursuz’’ bir ruhla ilerleyen bir yapıda taşkınlıklarla devinim devam edecektir.
Eğer yalan görüyorsa yalanı, riya görüyorsa riyayı kusacaktır sanat diye insanlığın önüne...
Başka bir şey beklemeyin.Ya sanatçı daha evvel söylenen ‘’ masalları’’ söyleye söyleye kendi milletini piş piş edecek ya da zehirli diliyle ‘’ısırdıkça’’ hayat vaat edecektir.
İki tip kusku rölansını almak için birbiriyle çarpışacaktır. Biri masallarıyla ‘’gayme’’ sinin peşinde olan, öteki ‘’kendi acılarından kurtulmak için'' bağıran...
Meydandaki insan sluetinin, bu anlamlandırmakta güçlük çektiğimiz; iki olgunun savaşımıyla ilerleyeceğini hepimiz biliyoruz. Bu ikisinin arasında süre gelen savaşım ‘’ kapitalizmin yararlarından bahseden’’ ilginç ilhamların çarkında, kendi örsünü dövecektir.
Kim mi kazanır? Bunu iyi yöne çevirmek için darb-ı mesellerle ''Polyannacılık'' oynamak yok...
Kazanmak değil, sürekli devam eden bir tiyatronun bir sonraki ‘’iyi ve kötü’’ kahramanını izlemek var.
Şu durumda sanatçı suyun güzergâhına doğru ''iyi ve kötü rolünü'' nasıl oturtacağını düşünürken,
‘’kendimi ve başkalarını’’ nasıl aldatabilirime o denli kafa yoracak ki; çok azımız yer yer ‘’havai fişek’’ gösterileriyle aydınlanan gökyüzünden sonra ki karanlığın, ‘’esas ışığı’’ olduğunu fark edebilecek.
İnsan düşüncelerini aydınlatabilmek için yaldızlı kartpostalların ilhamına değil, bir siyahînin çıplak bacaklarındaki demirin sualine, nasırlı ayakların yarıklarındaki içine işleyen ‘’karanlığa’’, o deli hışmının dengede kalabilmek için sarsılan bedenine ihtiyaç duyacaktır, tüm bunları ''anlayabilmek ve tanımlandırmak'' için...
Ve düşünür,bunu başarabildikçe beğenileri daha sağlam bir zemin istediği için sessizleşecek, daha az irkilircektir gösterilerden.
Mandela ''görünmeyen yaralar'' daha çok acıtır demişti. Öyleyse bu yaraların pansumanını daha temiz ellerle, daha temiz bir vicdanla gerçekleştirebilmek için ne yapmalı?
Yazmalı, insan yazmalı ve de düşünmeli...
Beynindeki prangalardan kurtulmayı öğrenmek için. İyiye’’ iyi kahramana’’ ihtiyacı var geleceğin yazanın, düşünce adamının ve sanatçının...
Acı duymanın, erdem diye ‘’yutturulmasının’’ ana hikâyesi budur.
Acılar ''salt'', düşüncelilik ''uydurmaca'' ve tüm hikâyeler yalanlarıyla birlikte ‘’gerçek’’tir.
Bu saltlık erdeme dönüştürülmeden evvel ''günahın'', düşüncelilik ‘’Ali Cengiz’lerin’’, hikâye yazılmadan evvel ‘’hekâtçısının’’ eseridir.
Sanat da, düşünce de, erdem de budur…
Ama insanlar ‘’görülmez bir şekilde aldatmaktan’’ bahis görmezler.
Bu bağlamda kendilerine sordukları soruları öylesine az ve yitiktir ki, çoğu zaman vicdanları tam olarak uyanmaz bile, yanlışlarından.
İnsan, aldatır...
Esas kaide budur. Bu temel üzerine şekillenen her yapı, kendinin farkına vardıkça huzursuz, kendinden azat olmak istedikçe köledir.
Kendini aldatmaktan kurtulmak için birey düşünme edimini kullanır.
Yani acı çekmekten korktukları ve ‘’acı çeken sağlıksız bünyelerin boğuk rüyalarından’’ kurtulmak için...
Çok zaman kendime niçin sanatla uğraşmayı seçtin diyorum, söyle diyorum bunu hangi çıkarını kollamak için gerçekleştirdin? Beni çevremdeki insanların pofpoflamalarıyla tatmin olup, anlattığım şeylerden hiç bir şey ''anlamamaları'' için mi? Terazi bu şekilde tartıyorsa eksiğimi ve artımı, bu pek sağlıklı durmuyor!
Öyleyse ne?
Belki ilerde beni anlamayan ve ‘’linç’’ etmek isteyen birçok kişiyle karşılaşacağıma rağmen... Üstelik birçoğu bu alkış tufanının şaşkın coşkunluğundan çıkacağını da bilmeme rağmen mi?
Demek ki ''merak'' halkın düşüncelerini derinden etkilemediği için, kararların ibresinin yönünü çabuk değiştirir... Öyleyse bunlar ''tezarruhat tutma merakı'' onlar için inandıkları değerler değil, sadece metalaştırdıkları ön kabuller...
Birçoğumuz ibresini ayağına giren ufak bir ‘’çakıl taşı suali’’ ile kaybedebilir.
O zaman kendini tatmin etmek, ‘’acılardan’’ kurtulmak için, sağlıklı bir yol değil.
Nedir insanın kendi acılarından yahut aldatışlarından kurtulmasının yolu?
Ben çok iyi biliyorum ki, ''kuklaların, onu çeviren ellerden daha akıllı'' olduğunu iddia edecek kadar düşünceden mahrum bir halk, sanata ve sanatçıya daima öteden bakacaktır.
Onu daima yalnız bırakıp, sessizlikle gemisini kurtarma telaşını uzaktan izleyecektir. Halk sanatçıya olması gereken davranışı sergileyemediği için, sanatçı bozuk çarkla mücadele etme biçimi, halkın ve erkin suratına yalanlarını çarpan sanat akımlarıyla ilerleyen bir ‘’ fildişi’’ kule görecek, bundan ‘’huzursuz’’ bir ruhla ilerleyen bir yapıda taşkınlıklarla devinim devam edecektir.
Eğer yalan görüyorsa yalanı, riya görüyorsa riyayı kusacaktır sanat diye insanlığın önüne...
Başka bir şey beklemeyin.Ya sanatçı daha evvel söylenen ‘’ masalları’’ söyleye söyleye kendi milletini piş piş edecek ya da zehirli diliyle ‘’ısırdıkça’’ hayat vaat edecektir.
İki tip kusku rölansını almak için birbiriyle çarpışacaktır. Biri masallarıyla ‘’gayme’’ sinin peşinde olan, öteki ‘’kendi acılarından kurtulmak için'' bağıran...
Meydandaki insan sluetinin, bu anlamlandırmakta güçlük çektiğimiz; iki olgunun savaşımıyla ilerleyeceğini hepimiz biliyoruz. Bu ikisinin arasında süre gelen savaşım ‘’ kapitalizmin yararlarından bahseden’’ ilginç ilhamların çarkında, kendi örsünü dövecektir.
Kim mi kazanır? Bunu iyi yöne çevirmek için darb-ı mesellerle ''Polyannacılık'' oynamak yok...
Kazanmak değil, sürekli devam eden bir tiyatronun bir sonraki ‘’iyi ve kötü’’ kahramanını izlemek var.
Şu durumda sanatçı suyun güzergâhına doğru ''iyi ve kötü rolünü'' nasıl oturtacağını düşünürken,
‘’kendimi ve başkalarını’’ nasıl aldatabilirime o denli kafa yoracak ki; çok azımız yer yer ‘’havai fişek’’ gösterileriyle aydınlanan gökyüzünden sonra ki karanlığın, ‘’esas ışığı’’ olduğunu fark edebilecek.
İnsan düşüncelerini aydınlatabilmek için yaldızlı kartpostalların ilhamına değil, bir siyahînin çıplak bacaklarındaki demirin sualine, nasırlı ayakların yarıklarındaki içine işleyen ‘’karanlığa’’, o deli hışmının dengede kalabilmek için sarsılan bedenine ihtiyaç duyacaktır, tüm bunları ''anlayabilmek ve tanımlandırmak'' için...
Ve düşünür,bunu başarabildikçe beğenileri daha sağlam bir zemin istediği için sessizleşecek, daha az irkilircektir gösterilerden.
Mandela ''görünmeyen yaralar'' daha çok acıtır demişti. Öyleyse bu yaraların pansumanını daha temiz ellerle, daha temiz bir vicdanla gerçekleştirebilmek için ne yapmalı?
Yazmalı, insan yazmalı ve de düşünmeli...
Beynindeki prangalardan kurtulmayı öğrenmek için. İyiye’’ iyi kahramana’’ ihtiyacı var geleceğin yazanın, düşünce adamının ve sanatçının...
Acı duymanın, erdem diye ‘’yutturulmasının’’ ana hikâyesi budur.
Acılar ''salt'', düşüncelilik ''uydurmaca'' ve tüm hikâyeler yalanlarıyla birlikte ‘’gerçek’’tir.
Bu saltlık erdeme dönüştürülmeden evvel ''günahın'', düşüncelilik ‘’Ali Cengiz’lerin’’, hikâye yazılmadan evvel ‘’hekâtçısının’’ eseridir.
Sanat da, düşünce de, erdem de budur…
16 Ocak 2011 Pazar
Uzağa
Kelimelerin okunurken nefes alması gibi bir şey,
Aramak.
Uzağında çok uzağında birinin resmini,
Geceleri denizlerin yakamozlarında çizmeye çalışmak.
Ağlamamak için direnmek, sürgün edilmek, yok sayılmak.
Sözsüz şiirleri bulmak örneğin.
Hayalini her görüşünde, bağıra bağıra şaha kalkmak.
Ağlayışın, gülüşün, sevmenin adı yok.
Sadece o.
Uzağında bir rüyanın.
Kıvrılan ve uzağa giden yolların.
Hep hüzüne çalması.
Seni seviyorum Leone.
Ey büyük ve uzak şehir.
İncitmemesi için dilimin seni.
Suskunluğu öğrendim.
İçimden durmadan sayıklıyorum.
Düş müdür gerçek, yoksa gerçeğin ruhsuz satırlarımı.
Leone.
Dilim lal belki.
Ama durmadan heceliyorum.
Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum.
Aramak.
Uzağında çok uzağında birinin resmini,
Geceleri denizlerin yakamozlarında çizmeye çalışmak.
Ağlamamak için direnmek, sürgün edilmek, yok sayılmak.
Sözsüz şiirleri bulmak örneğin.
Hayalini her görüşünde, bağıra bağıra şaha kalkmak.
Ağlayışın, gülüşün, sevmenin adı yok.
Sadece o.
Uzağında bir rüyanın.
Kıvrılan ve uzağa giden yolların.
Hep hüzüne çalması.
Seni seviyorum Leone.
Ey büyük ve uzak şehir.
İncitmemesi için dilimin seni.
Suskunluğu öğrendim.
İçimden durmadan sayıklıyorum.
Düş müdür gerçek, yoksa gerçeğin ruhsuz satırlarımı.
Leone.
Dilim lal belki.
Ama durmadan heceliyorum.
Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum.
12 Ocak 2011 Çarşamba
en uykusuz mesaj:))))
Mutii, Mutiiii:)
Beni bu halimle çektiğin için çok teşekkür ederim.
Şu an uykulu gözlerle bana saf saf yeter artık odama gitmek istiyorum diye bakıyorsun...
Elbisemi niye aldınn?
Bunun pismikop Eros için yaptığını biliyorum ama...
Değmez Muti, gel gurban olduğum geç bu sevdadan.
Annenleri ikna et, kaç bana Milas'tan:)
Babanı ikna et, en kısa zamanda rejıme başla...
Eros seni almıycak, ev de kalmış bir yazar kurusu olcaksın.
Gel bana Muti, kelepir öğrenci evi.
Sibel Abla'nın mantıları, kaçırılmayacak olan diziler. Bitmeyen ödevler. Hidayete erme arzuları.
Muti gellll:)
Yzn:
Agustos böceğin, karıncam:)
Beni bu halimle çektiğin için çok teşekkür ederim.
Şu an uykulu gözlerle bana saf saf yeter artık odama gitmek istiyorum diye bakıyorsun...
Elbisemi niye aldınn?
Bunun pismikop Eros için yaptığını biliyorum ama...
Değmez Muti, gel gurban olduğum geç bu sevdadan.
Annenleri ikna et, kaç bana Milas'tan:)
Babanı ikna et, en kısa zamanda rejıme başla...
Eros seni almıycak, ev de kalmış bir yazar kurusu olcaksın.
Gel bana Muti, kelepir öğrenci evi.
Sibel Abla'nın mantıları, kaçırılmayacak olan diziler. Bitmeyen ödevler. Hidayete erme arzuları.
Muti gellll:)
Yzn:
Agustos böceğin, karıncam:)
9 Ocak 2011 Pazar
Kusku
Kara şehirlerin mekteplileri
Hışımla yuvalarından karınca sürüleri kusan
Bağırlarından her birinin,
En az benim kadar ağır yük.
Günah ve dehliz kadar suskunluk
Kusuyor Sierra Lone,
İmlasız küfürlerin en zehirli hışmını.
Yılkılıklar kadar başı boş
Yeni doğan körpenin
Ağzındaki pamukçuk kadar, su.
Bakmayın, bakmayın öyle balkonlarınızdan sessiz.
Hırsla harç karılan, o fil dişi kullelerin muazzam köleleri.
Bakmayın, siz beceremediniz.
Mazemelerinizi toplayın ve defolup gidin.
Ah Sierra Lone.
Söyle sen.
Söyle sen.
...
Hışımla yuvalarından karınca sürüleri kusan
Bağırlarından her birinin,
En az benim kadar ağır yük.
Günah ve dehliz kadar suskunluk
Kusuyor Sierra Lone,
İmlasız küfürlerin en zehirli hışmını.
Yılkılıklar kadar başı boş
Yeni doğan körpenin
Ağzındaki pamukçuk kadar, su.
Bakmayın, bakmayın öyle balkonlarınızdan sessiz.
Hırsla harç karılan, o fil dişi kullelerin muazzam köleleri.
Bakmayın, siz beceremediniz.
Mazemelerinizi toplayın ve defolup gidin.
Ah Sierra Lone.
Söyle sen.
Söyle sen.
...
3 Ocak 2011 Pazartesi
doğunun kafkası.
oguzhan öteki çocuklar evden çekildiğinde; o garip adamlığıyla durup, bir an için gözlerime baktı.
niçin yazıyorsun?
yüreğimde taşımadıklarım için, diye cevap verdim.
tam olarak inanmadığı her halinden belliydi, üstelemenin ne anlamı var.ben de bilmiyordum bu sorunun cevabını. sustum.
gitti kütüphanesinden bir kitap getirdi.
bu adamı tanıyor musun, diye sordu.
hayır, dedim.
okuyacağım dinle, dedi.
'' o kadar çok aradılar ki memurlar güzeller güzeli güvercini. onun küçük bir boşluk olduğunu gösterdiler muhtara''
bir kaç sayfa,bir kaç sayfa...
ben de ''tık'' yok.
işte böyle dedi.
bir kaç gün sonra geç kaldığım bir ders başında, hocanın ellerinde satırları.
sınıfta nefes alan tek bir varlık yok.
bitirdi hoca satırlarını. döndü ve bize baktı.
okurken ızdıraptan yüreğim parçalandı dedi.
mantığa sığmayan bir huzursuzluktu bu.
küçük bir memurun, böylesi müthiş satırları yazabilmesindeki düş gücü.
dehşet uyandıran.
müthiş bir şey.
hasan ali toptaş, kesinlikle keşfedilmesi gereken.
büyüsüyle baş döndüren bir hipnozcu.
niçin yazıyorsun?
yüreğimde taşımadıklarım için, diye cevap verdim.
tam olarak inanmadığı her halinden belliydi, üstelemenin ne anlamı var.ben de bilmiyordum bu sorunun cevabını. sustum.
gitti kütüphanesinden bir kitap getirdi.
bu adamı tanıyor musun, diye sordu.
hayır, dedim.
okuyacağım dinle, dedi.
'' o kadar çok aradılar ki memurlar güzeller güzeli güvercini. onun küçük bir boşluk olduğunu gösterdiler muhtara''
bir kaç sayfa,bir kaç sayfa...
ben de ''tık'' yok.
işte böyle dedi.
bir kaç gün sonra geç kaldığım bir ders başında, hocanın ellerinde satırları.
sınıfta nefes alan tek bir varlık yok.
bitirdi hoca satırlarını. döndü ve bize baktı.
okurken ızdıraptan yüreğim parçalandı dedi.
mantığa sığmayan bir huzursuzluktu bu.
küçük bir memurun, böylesi müthiş satırları yazabilmesindeki düş gücü.
dehşet uyandıran.
müthiş bir şey.
hasan ali toptaş, kesinlikle keşfedilmesi gereken.
büyüsüyle baş döndüren bir hipnozcu.
30 Aralık 2010 Perşembe
Müfit gel yüzüme tükür!
Zamanın birinde aynaya bakmayı iş sayan bir adam varmış. Adam aynaya baktıkça kendine dair hülyalar kurar, bir an için olursa, nasıl kelli felli bir adam olacağını düşünür (müş)
Eğer dermiş, bir gün bir kız severse beni, şöyle bak bakarım... Yok yok olmadı böyle bakarım der (miş) Bir gün der(miş), iyi bir işim olurda çalışır para kazanır(sam), şöyle kazanırım, yok yok böyle kazanırım der(miş)
Adam aynanın karşısında geçip, kendiyle ilgili hayaller kurara kura tamı tamına beş yıl geç(miş). Müfit ne zengin olabil(miş). Ne de doğru düzgün bir kızı sevebil (miş)
Kıza dokun(muş), kız tuz buz ol(muş) Paraya dokun(muş), çalışası gelme(miş) Birileri gelip gitmiş sürekli o aynaya bakarken; yahu durun ilhamım geliyor, bu çarkı döndüreceğim siz engel oluyorsunuz diye diye, geceleri gündüzleri devir(miş)
Olamayan sevgiliyi öp(müş) olmayan paraları say(mış) O kadar çok olmayan biriktirmiş ki düşünde, hiç olmamışlar...
Yahu böyle olmayacak; iyisi mi ben bu olmayanları yaza yaza satıyım de(miş)
Biraz uğraşmış alan olmamış, biraz uğraşmış az para vermişler.
Biraz uğraşmış, yüzündeki tüm hayallerin yerini şapşal bir ördek al(mış)
Öyle aval aval bakıyormuş ki aynaya. Dur demiş... Dur ben bunu kimseye çaktırmayayım.
Sonradan koşa koşa gitmiş, maske dükkanına. Kendine allı şanlı, çeşit çeşit maskeler almış.
Yer yer güzel mi güzel bir prenses, yer yer güzel mi güzel bir delikanlı oluver(miş) Kahramanlık türküleri duymaya görsün, hemen alırmış yiğit suratı, yüzüne geçirdiği gibi cenge çıkar(mış)
Bir çok zaman geçmiş bizim Müfitin zamanlarında uzanan. Müfit o denli alışmış ki maskelerine, onlara inanmaya, kendi esase yüzünü unutmaya başla(mış)
Yavaş yavaş çürüdüğünü görmüş bir gün düşünde Müfit. Üstelik içide başka bir ayna meraklısı bağrınıyormuş ona bu olayı duyurmak için.
Oğlum Müfit senin maskeler ''çürüdü''. Bittin oğlum sen... Şimdi kara kara düşün...
''İlk yüzün neydi senin?''
Bulduğun gün ötekileri çıkar, ben sana yenisini vereceğim demiş.
Müfit düşündeki maskaraya küsmüş sitem etmiş. Hiç hatrım kalmadı mı Hüseyin, niye böyle yapıyorsun bile de(miş)
Oralı olmamış Hüseyin. Ulan abuk suratlı, ikimiz de senin suratının ne bok olduğunu bilmiyormuyuz demiş.
Müfit sinirlenmiş sinirlenmesine amma, ayna artık epey eskimiş(miş) Çirkin gelmeye başlamış gerçekten de hem düşleri, hem maskeleri.
Bir gece uyanmış ki ne duysun gece karanlığında. Ulan Müfit git de aynaya tükür ''yüzünü bulduk'' demiş.
Müfit oralı olmasa da kalkmış, yine aynasına bakarken içi bir hoş olmuş. Yine tatlı hayallere dalacakmış ki, ses yeniden gelmiş.
Tükür ulaaan! Korkmuş Müfit...Merak etmiş Müfit... Bunalmış Müfit....
Ses yeniden gelmiş.'' Tükür ulan deyyus!'' Müfit gerinmiş, esnemiş, kişnemiş.
Başlamış tükürmeye...
Ulan Müfit olcağın bu muydu?
Ne aydınlattın yüzümüzü!
Ayna parladı, masklar çürüdü...
Tükür ulan... Tükür serseri!
Eğer dermiş, bir gün bir kız severse beni, şöyle bak bakarım... Yok yok olmadı böyle bakarım der (miş) Bir gün der(miş), iyi bir işim olurda çalışır para kazanır(sam), şöyle kazanırım, yok yok böyle kazanırım der(miş)
Adam aynanın karşısında geçip, kendiyle ilgili hayaller kurara kura tamı tamına beş yıl geç(miş). Müfit ne zengin olabil(miş). Ne de doğru düzgün bir kızı sevebil (miş)
Kıza dokun(muş), kız tuz buz ol(muş) Paraya dokun(muş), çalışası gelme(miş) Birileri gelip gitmiş sürekli o aynaya bakarken; yahu durun ilhamım geliyor, bu çarkı döndüreceğim siz engel oluyorsunuz diye diye, geceleri gündüzleri devir(miş)
Olamayan sevgiliyi öp(müş) olmayan paraları say(mış) O kadar çok olmayan biriktirmiş ki düşünde, hiç olmamışlar...
Yahu böyle olmayacak; iyisi mi ben bu olmayanları yaza yaza satıyım de(miş)
Biraz uğraşmış alan olmamış, biraz uğraşmış az para vermişler.
Biraz uğraşmış, yüzündeki tüm hayallerin yerini şapşal bir ördek al(mış)
Öyle aval aval bakıyormuş ki aynaya. Dur demiş... Dur ben bunu kimseye çaktırmayayım.
Sonradan koşa koşa gitmiş, maske dükkanına. Kendine allı şanlı, çeşit çeşit maskeler almış.
Yer yer güzel mi güzel bir prenses, yer yer güzel mi güzel bir delikanlı oluver(miş) Kahramanlık türküleri duymaya görsün, hemen alırmış yiğit suratı, yüzüne geçirdiği gibi cenge çıkar(mış)
Bir çok zaman geçmiş bizim Müfitin zamanlarında uzanan. Müfit o denli alışmış ki maskelerine, onlara inanmaya, kendi esase yüzünü unutmaya başla(mış)
Yavaş yavaş çürüdüğünü görmüş bir gün düşünde Müfit. Üstelik içide başka bir ayna meraklısı bağrınıyormuş ona bu olayı duyurmak için.
Oğlum Müfit senin maskeler ''çürüdü''. Bittin oğlum sen... Şimdi kara kara düşün...
''İlk yüzün neydi senin?''
Bulduğun gün ötekileri çıkar, ben sana yenisini vereceğim demiş.
Müfit düşündeki maskaraya küsmüş sitem etmiş. Hiç hatrım kalmadı mı Hüseyin, niye böyle yapıyorsun bile de(miş)
Oralı olmamış Hüseyin. Ulan abuk suratlı, ikimiz de senin suratının ne bok olduğunu bilmiyormuyuz demiş.
Müfit sinirlenmiş sinirlenmesine amma, ayna artık epey eskimiş(miş) Çirkin gelmeye başlamış gerçekten de hem düşleri, hem maskeleri.
Bir gece uyanmış ki ne duysun gece karanlığında. Ulan Müfit git de aynaya tükür ''yüzünü bulduk'' demiş.
Müfit oralı olmasa da kalkmış, yine aynasına bakarken içi bir hoş olmuş. Yine tatlı hayallere dalacakmış ki, ses yeniden gelmiş.
Tükür ulaaan! Korkmuş Müfit...Merak etmiş Müfit... Bunalmış Müfit....
Ses yeniden gelmiş.'' Tükür ulan deyyus!'' Müfit gerinmiş, esnemiş, kişnemiş.
Başlamış tükürmeye...
Ulan Müfit olcağın bu muydu?
Ne aydınlattın yüzümüzü!
Ayna parladı, masklar çürüdü...
Tükür ulan... Tükür serseri!
23 Aralık 2010 Perşembe
20 Aralık 2010 Pazartesi
10 Aralık 2010 Cuma
Sözleşme
Başladığı yere dönen küçük bir kare
Ne zaman parmak uçlarımı, nemli topragın yıkıntıları içinde göğe kaldırsam, orda güneşi kirlenmiş görüyorum. Bakışlarımın sisli yağmurlarında göğe öykünsem,
bir fırtınanın içinde boguluyor savruk düşlerim. Belki diyorum... Geriye döndürebilseydim geçmişi,
yanakları güneş yanığı köy çocuklarına, katık ederdim geleceği.
Kısrak atlar gibi çoşkun, ayaz döşeklerin, soğuk çocuklarına bir umut...
Ömrüm yetseydi eğer, bir düş çizerdim onlara, güneş olurdu mutlaka.
Başı yoklukla kemirilmiş bir boya kaleminden,
esrik bir neşeyle, sarının zengin hışmına sığınan.
Üstelik benim parmak uçlarıma değen güneş gibi, kirli olmazdı yaşasaydım.
Çiğ düşmüş bir soğancık dişini kemiren,
sımsıkı dudakların umutları kadar asılı öfkeye,
bir methiyye olurdu.
Sarı bir güneş diyorum, ışıl ışıl ve delicesine.
Ömrüm bu kadarına yetseydi.
Bir güneş çizerdim göğe, ve onun gölgesine sığınmış o melun geceye.
Ne zaman parmak uçlarımı, nemli topragın yıkıntıları içinde göğe kaldırsam, orda güneşi kirlenmiş görüyorum. Bakışlarımın sisli yağmurlarında göğe öykünsem,
bir fırtınanın içinde boguluyor savruk düşlerim. Belki diyorum... Geriye döndürebilseydim geçmişi,
yanakları güneş yanığı köy çocuklarına, katık ederdim geleceği.
Kısrak atlar gibi çoşkun, ayaz döşeklerin, soğuk çocuklarına bir umut...
Ömrüm yetseydi eğer, bir düş çizerdim onlara, güneş olurdu mutlaka.
Başı yoklukla kemirilmiş bir boya kaleminden,
esrik bir neşeyle, sarının zengin hışmına sığınan.
Üstelik benim parmak uçlarıma değen güneş gibi, kirli olmazdı yaşasaydım.
Çiğ düşmüş bir soğancık dişini kemiren,
sımsıkı dudakların umutları kadar asılı öfkeye,
bir methiyye olurdu.
Sarı bir güneş diyorum, ışıl ışıl ve delicesine.
Ömrüm bu kadarına yetseydi.
Bir güneş çizerdim göğe, ve onun gölgesine sığınmış o melun geceye.
9 Aralık 2010 Perşembe
Atom Bombası
(Olay bir köy evinde geçer. Arka tarafta içi saman dolu halı yastıklar, Rıza; merak içinde, yastıklara dayanmış, önündeki radyoyu karıştırmaktadır. Yüzü endişelidir, heyecanlı olduğu ve bir birşeyleri arıyıp bulmaya çalıştığı her halinden bellidir. Yanında yiğeni olan Mine, oturur vaziyette kendi dünyasına dalmiş, başı yana hafifçe eğik, hamur yoğurmaktadır. Ara ara sebepli sebepsiz iç geçirmekte, sonra tekrar işine dönmektedir. Rıza radyonun frekansını uzun uğraşlar sonucu bulur. Cızırtı diner, radyodaki spikerin sesi duyulur; )
Radyodaki ses:
- Yetkililerin son verdiği bilgilere göre, dayanma noktamız Zurih ve Londra Anlaşmalarının, beşinci maddesine istinaden gerçekleştirilecek, haklılığı kati derecede önemli bir davadır. Düşmanlarımızın yılmaz Türk ulusunu, bu gibi oyunlarla yıldırılamayacağı, ve bunun için gerekirse savaşmaktan geri durmayacağımızı bilmeleri gerekmektedir. Başbakanımız, Bülent Ecevit halkımıza, metanetini korumasını, inançlı kararlılığından ordumuzun asla vazgeçmeyeceğini bilmelerini istemiştir.
( Köşede hamur yoğurmakta olan kadın, başını kaldırır ve adama; )
- Ne diyor emi, ne diyor radyo?
Rıza:
- Gızım metanetini koru, davamız haklı bir davadır. Toprağımızı urum gavuruna bırakacah deyilik hoç...
Mine:
- Emi, emi ben oni demirem... Diyirler ki, savaç başlıyacaymış he?
Rıza:
- Bilmirem gızım, ele bir söylenti var...
Mine:
- Kiminlen, kimin arasında?
Rıza:
- Yunanlılarla, bizim aramızda!
Mine:
- Yunan, Kıbrısa yakındır?
Rıza:
- Eee, zaten Kıbrıslılar yüzünden hüsümetimiz. Yunan gavuru, Kıbrısın gavurundan, yana olmuş.
Mine:
- Vışş amman, toprağ başıma. Kıbrısınan mı dövüşeceyik?
Rıza:
- Yarım ahlan diyim ben senin, ya sen ne anlıyırsan?
Mine:
- Oyyy. Ben ne suya düşim. Bizim hettiri, getti bu gün Kıbrısa.
Rıza:
- Savaşmıya mi getti?
Mine:
- Ömrün uzun olsun emi. Ne savaşması... Çalışmıya!... Çalışmıya!... Ben neydim Ya Rebbi...
Rıza:
- Bu ermeni pici aklını gaçırmış, ne işi var Kıbrısta? Niye bene demedin, sabahtan berlim?
Mine.
-Ne bilim emi... Ne bilim. Düneyin, düneyin gitti. Götünü yırtti , gidecem diyin, motobüse bindi! Getti... Ahan da bu gader... Oyyy. Oyy, bu herif benim başımı yiyecek... Gugguli başım görmemiş talih, bu damı başıma gelecek?
( O sırada tekrardan radyonun sesi yükselir.)
- Zonguldakta,bir maden ocağında çıkan patlamada, yedi kişi hayatını kaybetti. Başbakanımız Sayın Bülent Ecevit ve devletin diğer yetkilileri tessürlerini bildiren bildirilerini, basın sözcüsü Sayın Namık Tanrıverdi ile bildirdiler. Şimdi reklamlar...
( Yan taraftaki kapı açılır, Fadime girer sahneye. Kucağında yarı çıplak bir çocuk, saçı başı bir birine girmiş, kir pas içinde zırıl zırıl ağlamaktadır.Fadime, sitemli sitemli kucağındaki çocuğa bağrınmaya başlar. )
Fadime:
- Ben sene demedim mi, altan cullamıyacasan, bir daha diyin? Culun mi geldi, bibi çişim var diyecesen bundan sonra... Hele bir demede altan sıç, götün gevenen yakaram!
Mine atılır:
- Aman bibi, kuccuman uşağımı , pisik kimin, ne ezirsen? Aklı başında olsa, ele bir iş işemez zahar. ( Kendi kendine; ) Sıddık da getti gurbete. Galdım sahapsız, elbet uşağım, bu durumu piretosto edecek!...
Fadime, Mine'ye terslenerek:
- Al bu uşağan sahap çık. Getmiş odanın ortasına, yedi taşın guggisini yerleştirmiş. Gahta git, temizle. Vallah ta yıkamam, billah ta yıkamam...
Mine:
- Aman bibi, ettgin bulasan. Uşağım enik yavrusu kimin, ne hartin sessiz. Ey ahan, mubarek ekmeği yoğiriram, elim ona nasıl deysin. Babaen heyrine, bir temizle...
Fadime:
- Yohh! Bene ne, bene ne...
Mine:
- Hala; niye bele edirsen, ben nasi gahim, di inadın tutmasın. Gah ta, temizle...
Rıza, Fadime' ye;
- Eyyy, di inadan sıçim. Di gah... Uşağı da piri pah et de, bir lokma bi şey yedir... Bu ne biçim, bi inat! Ya Rebbi, Ya Resullah...
( Fadime söylene söylene dışarıya çıkar. )
Mine:
- Eee... Emi ne diyirsen, demek savaş çıkacah he?
Rıza:
- Bilmirem gızım, ele diyirler... Ne olacah... Ne biteceh, ben de bilmirem. Ben bi, gahim gidim gehviye. Bahim ne diyirler.
( Rıza doğrulur, kapıdan çıkıp gider. Mine oda da tek başınadir. Bir türkü tutturur, mırıldanır. Ağlamaklı olur sesi. Fadime içeri girer, elinde bakır bir leğen varır, çocuğu soyar. Başına sabunu sürüp, yıkama başlar. Minenin hıçkırıklarını işitir. Dayanamaz; )
Fadime:
- Ne oldi, neye şırıklandın gene? Uşağın yıkadım, guggisini temizledim. Daha Allah' tan, ne istiyirsen?
Mine:
- Sağolsan, hala. Babayen, anan goruna rahmet. Neye ağlıyım, bizimki geddi Kıbrısa. Ona üzilirem. Savaş çıkacaymış. Bah ele diyirler, radyoda. Geçen gün muhtarın, televizyonunda da duydum.
Fadime, kesik kesik ve söylediğinden emin bir tavırla:
- Dert etme. Her lafa da, inanma!
( Çocuğu çarçabuk yıkar ve; )
- Ne diye gitti, o akıllı Kıbrısa?
Mine:
- İnadından, ne olcak! Geçen gün, Rıza Emimle geldiler ahıra. Ben de boş bulundum, bizim küçük gıdıklardan birinin ayağına diken batmış. Dedim, hele bakın bu hayvanın ayagına, demez olaydım... Dünden hevesliler, hemen kolları sıvadılar. Rıza emim çıkardı çakıyı, sıkı sıkı tuttular körpe hayvanı. Gıgık çırpinir, bunlar eyce aşka gelir. Gıdık '' Meeeeee...'' diyir, bunlar eycene çoştular. Baktım, gıdıgın sesi kesildi... Getti...
Fadime:
-Eeee?
Mine:
- Gevşedi... Getti, gidir.. Diyirem emi, gıdık getti. Diyir yoooğ, gevşedi, rahatlandı. Dur bir rahatlansın. Zavallının çektiği neimiş. Dedim emi, getti getti... Öldü hayvan...
Fadime, gülerek:
- Eee, bah heş bize de demiyir.
Mine:
- Hayvanı birahmalarıynan, başı ölü tavuk kimin pıd diye yere düştü. Bunların ikisinin de oldu surat muşmula. Nasıl bozuldurlar, görecesin? Güllim mi, ağliyim mi, bilemedim.
Fadime:
- Allah canın almasın, essah mi diyirsen? Demek gıdık getti...
Mine:
- Emim kasketini koltuğunun altına almasıynan, tüydi. Biz galdık, bir başımıza. Bir kavga, bir giyemet... Yer yerinden oynuyir, o kavgaynan bana küstü. Gidiş o gidiş...
Fadime:
- Neyse gızım hayırlı olsun... Üzülme. Şehre gitmek güzel şey. Gel gafamızı dağıtak.Hatırlıyor musun, dayımgilinen getmiştik sinamaya.
Mine:
-Ahh. Ahh. Bilmem mi, o zamanlar Zeki Müren, Zeki Müren diye kızlar aşktan inliyordu. Zeki Müreni ilk kez orda görmüştüm.
Fadime:
- İstanbulu da...
Mine:
- Aman di hatırlatma...
Fadime, gülerek:
- İstanbul köprüsünün görüntüsünü veriler. Sen omuzumu dürttün meraklı meraklı. Bibi bura nere dedin...
Mine:
- Eyy di Allah canın almasın bibi sus.
Fadime hararetle, güle güle;
- İstanbul dedim. İstanbul... Sen demeyimlen koltuğun dibine geçtin. Öldür Allah çıkartamadık. Allah canın almasın, nasıl da bağrırdin. ''Şükrü abim beni, İstanbuldan görürse, bacaklarımı kırar... Çıkartın beni burdan!''
Mine:
-Sen de buldun sessiz beni bibi. Taş atirsan, eyy neydim cahal zamanımızdi. Heç ömrümde bele bir hal görmemiştim. Neydim ahan?!
Fadime:
- Sus sus Allah canın almiye. Güldürdün beni ahşam ahşam...
( Bir anda kapı vurulmaya başlar. Fadime koşup kapıyı açar. Gelen Rıza' dır.)
Mine:
- Emi, erken geldin. Heyirdir?
( Rızanın yüzünde garip bir telaşın izleri vardır. Bunu gizlemeye çalışarak; )
- Dedim eve gidim, siz yatmiyaca mısız?
Fadime:
- Söhbet edirdik.
Rıza, sinirli;
- Gahın yatın, ben biraz radyo dinleyecem.
( Radyonun başına oturan Rıza, radyoyu fişe takar. Sesi de ,kendi duyabileceği kadar kısar. Kadınlar olanları anlamaya çalışırlar.)
Radyodaki ses:
- Ordumuz Barış Harekatını başlatmıştır! Yunan yetkililerinin, bu olaya atom bombasıyla cevap vereceği, bizi püskürtmeye çalışacağını bildiriliyor.
( Rıza ötekilere kuşkulu kuşkulu bakar. Radyonun sesi birden kesilir. Elektirikler kesilmiştir. Rıza heyecanla, pencerenin perdesini aralar, hızla kapatıp evdekilere bağırmaya başlar. )
Rıza:
- Fedimeee!... Atom bumbasi atilmıış!
Fadime:
- Allahın seversen, essah mi!?
Rıza:
- Çabuhh, gapıları pencereleri gapatın!...
( Herkes şaşkındır, Mine birden çırpınarak ağıt yakmaya başlar. )
Mine:
- Oy herüfüm. Herüfüüüüm... Beni bıkıp nereye gettin... Atum bumbasıyla galdıh derde. Oy ne zaman öleceyih...
Fadime:
- Allahın seversen Mine, genden gel...
Mine:
- Oy ben ona demiştim. Getme dediim. Oyy ne fişki eşeceyih?
Fadime, Rızaya:
- Abi nerden duydun, ne bumbasi, niye sesi çıhmadi bu bumbanın?! Milletin ödünü, iliğine gariştirirsen?
Rıza:
- Gehvede duydum. Elektirikler kesileceymiş ilkin. Ahan da getti elektirikler.Yavaş yavaş öleceyih...
Fadime:
- Abi, her zaman elektirikler gidir. Ölmedik heç bu zamana gedin.
Rıza:
- O zaman savaş mı vardı hettiri. Deli deli, konişirsan? Bah harekat başlamış Kıbrısa!
Mine:
- Oyy. Ben neydim, galdim bu genç yaşımda dul kalacam.
Fadime:
- Aklın başan topla Mine. O orada öldü de, sen burda sağ mı galacasın. Hep beraber öleceyik...
Çocuk annesine sarılmıştır, Mine agıt yakarak, söylenmeye devam eder. Bir süre sessizce ölmeyi beklerler. Ölmediklerini görünce içlerine şüphe düşer. O sırada perdeyi açarlar. Elektriklerin geldiğini görürler yavaş yavaş. Kendi elektirikleri de gelir, radyo başlar kendi kendine çalışmaya. )
Radyodaki ses:
- Eşşeği saldım çayıra, otlaya karnın doyura
Gördüğü düşü hayra yoranında avradını...
Radyodaki ses:
- Yetkililerin son verdiği bilgilere göre, dayanma noktamız Zurih ve Londra Anlaşmalarının, beşinci maddesine istinaden gerçekleştirilecek, haklılığı kati derecede önemli bir davadır. Düşmanlarımızın yılmaz Türk ulusunu, bu gibi oyunlarla yıldırılamayacağı, ve bunun için gerekirse savaşmaktan geri durmayacağımızı bilmeleri gerekmektedir. Başbakanımız, Bülent Ecevit halkımıza, metanetini korumasını, inançlı kararlılığından ordumuzun asla vazgeçmeyeceğini bilmelerini istemiştir.
( Köşede hamur yoğurmakta olan kadın, başını kaldırır ve adama; )
- Ne diyor emi, ne diyor radyo?
Rıza:
- Gızım metanetini koru, davamız haklı bir davadır. Toprağımızı urum gavuruna bırakacah deyilik hoç...
Mine:
- Emi, emi ben oni demirem... Diyirler ki, savaç başlıyacaymış he?
Rıza:
- Bilmirem gızım, ele bir söylenti var...
Mine:
- Kiminlen, kimin arasında?
Rıza:
- Yunanlılarla, bizim aramızda!
Mine:
- Yunan, Kıbrısa yakındır?
Rıza:
- Eee, zaten Kıbrıslılar yüzünden hüsümetimiz. Yunan gavuru, Kıbrısın gavurundan, yana olmuş.
Mine:
- Vışş amman, toprağ başıma. Kıbrısınan mı dövüşeceyik?
Rıza:
- Yarım ahlan diyim ben senin, ya sen ne anlıyırsan?
Mine:
- Oyyy. Ben ne suya düşim. Bizim hettiri, getti bu gün Kıbrısa.
Rıza:
- Savaşmıya mi getti?
Mine:
- Ömrün uzun olsun emi. Ne savaşması... Çalışmıya!... Çalışmıya!... Ben neydim Ya Rebbi...
Rıza:
- Bu ermeni pici aklını gaçırmış, ne işi var Kıbrısta? Niye bene demedin, sabahtan berlim?
Mine.
-Ne bilim emi... Ne bilim. Düneyin, düneyin gitti. Götünü yırtti , gidecem diyin, motobüse bindi! Getti... Ahan da bu gader... Oyyy. Oyy, bu herif benim başımı yiyecek... Gugguli başım görmemiş talih, bu damı başıma gelecek?
( O sırada tekrardan radyonun sesi yükselir.)
- Zonguldakta,bir maden ocağında çıkan patlamada, yedi kişi hayatını kaybetti. Başbakanımız Sayın Bülent Ecevit ve devletin diğer yetkilileri tessürlerini bildiren bildirilerini, basın sözcüsü Sayın Namık Tanrıverdi ile bildirdiler. Şimdi reklamlar...
( Yan taraftaki kapı açılır, Fadime girer sahneye. Kucağında yarı çıplak bir çocuk, saçı başı bir birine girmiş, kir pas içinde zırıl zırıl ağlamaktadır.Fadime, sitemli sitemli kucağındaki çocuğa bağrınmaya başlar. )
Fadime:
- Ben sene demedim mi, altan cullamıyacasan, bir daha diyin? Culun mi geldi, bibi çişim var diyecesen bundan sonra... Hele bir demede altan sıç, götün gevenen yakaram!
Mine atılır:
- Aman bibi, kuccuman uşağımı , pisik kimin, ne ezirsen? Aklı başında olsa, ele bir iş işemez zahar. ( Kendi kendine; ) Sıddık da getti gurbete. Galdım sahapsız, elbet uşağım, bu durumu piretosto edecek!...
Fadime, Mine'ye terslenerek:
- Al bu uşağan sahap çık. Getmiş odanın ortasına, yedi taşın guggisini yerleştirmiş. Gahta git, temizle. Vallah ta yıkamam, billah ta yıkamam...
Mine:
- Aman bibi, ettgin bulasan. Uşağım enik yavrusu kimin, ne hartin sessiz. Ey ahan, mubarek ekmeği yoğiriram, elim ona nasıl deysin. Babaen heyrine, bir temizle...
Fadime:
- Yohh! Bene ne, bene ne...
Mine:
- Hala; niye bele edirsen, ben nasi gahim, di inadın tutmasın. Gah ta, temizle...
Rıza, Fadime' ye;
- Eyyy, di inadan sıçim. Di gah... Uşağı da piri pah et de, bir lokma bi şey yedir... Bu ne biçim, bi inat! Ya Rebbi, Ya Resullah...
( Fadime söylene söylene dışarıya çıkar. )
Mine:
- Eee... Emi ne diyirsen, demek savaş çıkacah he?
Rıza:
- Bilmirem gızım, ele diyirler... Ne olacah... Ne biteceh, ben de bilmirem. Ben bi, gahim gidim gehviye. Bahim ne diyirler.
( Rıza doğrulur, kapıdan çıkıp gider. Mine oda da tek başınadir. Bir türkü tutturur, mırıldanır. Ağlamaklı olur sesi. Fadime içeri girer, elinde bakır bir leğen varır, çocuğu soyar. Başına sabunu sürüp, yıkama başlar. Minenin hıçkırıklarını işitir. Dayanamaz; )
Fadime:
- Ne oldi, neye şırıklandın gene? Uşağın yıkadım, guggisini temizledim. Daha Allah' tan, ne istiyirsen?
Mine:
- Sağolsan, hala. Babayen, anan goruna rahmet. Neye ağlıyım, bizimki geddi Kıbrısa. Ona üzilirem. Savaş çıkacaymış. Bah ele diyirler, radyoda. Geçen gün muhtarın, televizyonunda da duydum.
Fadime, kesik kesik ve söylediğinden emin bir tavırla:
- Dert etme. Her lafa da, inanma!
( Çocuğu çarçabuk yıkar ve; )
- Ne diye gitti, o akıllı Kıbrısa?
Mine:
- İnadından, ne olcak! Geçen gün, Rıza Emimle geldiler ahıra. Ben de boş bulundum, bizim küçük gıdıklardan birinin ayağına diken batmış. Dedim, hele bakın bu hayvanın ayagına, demez olaydım... Dünden hevesliler, hemen kolları sıvadılar. Rıza emim çıkardı çakıyı, sıkı sıkı tuttular körpe hayvanı. Gıgık çırpinir, bunlar eyce aşka gelir. Gıdık '' Meeeeee...'' diyir, bunlar eycene çoştular. Baktım, gıdıgın sesi kesildi... Getti...
Fadime:
-Eeee?
Mine:
- Gevşedi... Getti, gidir.. Diyirem emi, gıdık getti. Diyir yoooğ, gevşedi, rahatlandı. Dur bir rahatlansın. Zavallının çektiği neimiş. Dedim emi, getti getti... Öldü hayvan...
Fadime, gülerek:
- Eee, bah heş bize de demiyir.
Mine:
- Hayvanı birahmalarıynan, başı ölü tavuk kimin pıd diye yere düştü. Bunların ikisinin de oldu surat muşmula. Nasıl bozuldurlar, görecesin? Güllim mi, ağliyim mi, bilemedim.
Fadime:
- Allah canın almasın, essah mi diyirsen? Demek gıdık getti...
Mine:
- Emim kasketini koltuğunun altına almasıynan, tüydi. Biz galdık, bir başımıza. Bir kavga, bir giyemet... Yer yerinden oynuyir, o kavgaynan bana küstü. Gidiş o gidiş...
Fadime:
- Neyse gızım hayırlı olsun... Üzülme. Şehre gitmek güzel şey. Gel gafamızı dağıtak.Hatırlıyor musun, dayımgilinen getmiştik sinamaya.
Mine:
-Ahh. Ahh. Bilmem mi, o zamanlar Zeki Müren, Zeki Müren diye kızlar aşktan inliyordu. Zeki Müreni ilk kez orda görmüştüm.
Fadime:
- İstanbulu da...
Mine:
- Aman di hatırlatma...
Fadime, gülerek:
- İstanbul köprüsünün görüntüsünü veriler. Sen omuzumu dürttün meraklı meraklı. Bibi bura nere dedin...
Mine:
- Eyy di Allah canın almasın bibi sus.
Fadime hararetle, güle güle;
- İstanbul dedim. İstanbul... Sen demeyimlen koltuğun dibine geçtin. Öldür Allah çıkartamadık. Allah canın almasın, nasıl da bağrırdin. ''Şükrü abim beni, İstanbuldan görürse, bacaklarımı kırar... Çıkartın beni burdan!''
Mine:
-Sen de buldun sessiz beni bibi. Taş atirsan, eyy neydim cahal zamanımızdi. Heç ömrümde bele bir hal görmemiştim. Neydim ahan?!
Fadime:
- Sus sus Allah canın almiye. Güldürdün beni ahşam ahşam...
( Bir anda kapı vurulmaya başlar. Fadime koşup kapıyı açar. Gelen Rıza' dır.)
Mine:
- Emi, erken geldin. Heyirdir?
( Rızanın yüzünde garip bir telaşın izleri vardır. Bunu gizlemeye çalışarak; )
- Dedim eve gidim, siz yatmiyaca mısız?
Fadime:
- Söhbet edirdik.
Rıza, sinirli;
- Gahın yatın, ben biraz radyo dinleyecem.
( Radyonun başına oturan Rıza, radyoyu fişe takar. Sesi de ,kendi duyabileceği kadar kısar. Kadınlar olanları anlamaya çalışırlar.)
Radyodaki ses:
- Ordumuz Barış Harekatını başlatmıştır! Yunan yetkililerinin, bu olaya atom bombasıyla cevap vereceği, bizi püskürtmeye çalışacağını bildiriliyor.
( Rıza ötekilere kuşkulu kuşkulu bakar. Radyonun sesi birden kesilir. Elektirikler kesilmiştir. Rıza heyecanla, pencerenin perdesini aralar, hızla kapatıp evdekilere bağırmaya başlar. )
Rıza:
- Fedimeee!... Atom bumbasi atilmıış!
Fadime:
- Allahın seversen, essah mi!?
Rıza:
- Çabuhh, gapıları pencereleri gapatın!...
( Herkes şaşkındır, Mine birden çırpınarak ağıt yakmaya başlar. )
Mine:
- Oy herüfüm. Herüfüüüüm... Beni bıkıp nereye gettin... Atum bumbasıyla galdıh derde. Oy ne zaman öleceyih...
Fadime:
- Allahın seversen Mine, genden gel...
Mine:
- Oy ben ona demiştim. Getme dediim. Oyy ne fişki eşeceyih?
Fadime, Rızaya:
- Abi nerden duydun, ne bumbasi, niye sesi çıhmadi bu bumbanın?! Milletin ödünü, iliğine gariştirirsen?
Rıza:
- Gehvede duydum. Elektirikler kesileceymiş ilkin. Ahan da getti elektirikler.Yavaş yavaş öleceyih...
Fadime:
- Abi, her zaman elektirikler gidir. Ölmedik heç bu zamana gedin.
Rıza:
- O zaman savaş mı vardı hettiri. Deli deli, konişirsan? Bah harekat başlamış Kıbrısa!
Mine:
- Oyy. Ben neydim, galdim bu genç yaşımda dul kalacam.
Fadime:
- Aklın başan topla Mine. O orada öldü de, sen burda sağ mı galacasın. Hep beraber öleceyik...
Çocuk annesine sarılmıştır, Mine agıt yakarak, söylenmeye devam eder. Bir süre sessizce ölmeyi beklerler. Ölmediklerini görünce içlerine şüphe düşer. O sırada perdeyi açarlar. Elektriklerin geldiğini görürler yavaş yavaş. Kendi elektirikleri de gelir, radyo başlar kendi kendine çalışmaya. )
Radyodaki ses:
- Eşşeği saldım çayıra, otlaya karnın doyura
Gördüğü düşü hayra yoranında avradını...
5 Aralık 2010 Pazar
yalan
Bakışları olduğundan daha umarsız ve yitikti. Eğer canını bir şey incitecek olsa sadece kızarıyor, kıvılcımlarını göz bebeklerine çoğaldıkça, herkes ondan kaçıyordu.
Bütün kelimleri bitti, onun söylemeye çalıştığı şey, yankısı olmayan bir sesin artık olmayacağı yönündeydi.
Çok kez bana, yaşamın bir anlamı yoksa eğer, bir derin uykunun çağrışındaki o sukun merhamete ermek istiyorum diyordu. Biliyorum o baştan sona kendine yalancı, yaban gelen her şeyden el etek çekmişti.
Gece yaman yalıyordu yatağındaki soğuğu, bir rahme sığınır gibi kıvranıyor, uyumayı diliyordu; bir kez daha bunu duymamak için..
Ama olmuyordu işte.
Sahtekar gülüşlerin utangaçlığında, ya çoğunluk başını yere eğmiş, ya da gülümseyişleri yaşamın bu bol anlamsız derin oyuklarına yerleştirirken bulmuştum.
Kaçıyordu, kavrayamadığı şeylerden.
Geceyi soyunurken bulmuştum onu, rengi aydınlık ta değildi. Olsa olsa biraz gölge, biraz yitik, biraz sesi olmayan alfabeydi.
Masum uykulara gülümsüyor olsa de hep o aklına gelince o gözleri yeniden doluyordu.
Ben ağlama diyordum, ama o dinlemiyordu.
Sustu...
Başka birşey bilemidiği içindi bu.
Utandı bütün bu anlamsızlıklardan...
Kaçtığını duyuyordum geceleri, kendi şehrinin surlarından. Bir başına ayaz soğuklarda ısınma hevesini de nerden edinmişti?
Bir cam ustası gibi billura sukunla üflüyordu. Renkleri birbirine karıştırdı ve büktü büktü büktü...
Gözlerim kamaşıyordu o renklerin büyüsünü izlerken.
Bu onun için tam bir işkenceydi.
Kokuşmuş renkleri diyordu bu renkler için.
Sizler bakarken, baygın baydın süzmelisiniz billuru, ama ben onu her defasında yere çalıyorum.
Sen çıldırmış olmalısın dedim, hayır dedi gürleyerek; o renkler ki bana yalnızlığımı fısıldamaktan başka bir şey öğretmediler.
O renkler ki, yalnızlığımı perçinledikçe ululuşacağıma dair yeminler ettiler.
İşte ben sizin gözünüzün önünde onu yere çalıyorum.
Donmuştum.
Öyleyece bakıyordum göz bebeklerine.
Titretecekti ölümlüleri bu nefes, çünkü o ölümsüzlüğün sırrını bulmuşçasına huzurluydu.
Bembeyaz ellerini bana verdi, o eller ki bembeyazken kanamaya başladılar.
Dişlerini sıkıyordu direnmek için.
İşte eğer ölmek istersem şimdi, bu ne kolay bir seçim olurdu benim için diye fısıldadı.
Gözlerinden iri iri gözyaşlarının süzüldüğünü gördüm. Alaya alınmış göz yaşlarını tanıdım.
Sustu, kenetlenmişti göz bebeklerini gerçeğin koynuna.
Ve şimdi diyordu fısıltıyla.
And olsun ki...
Acıta acıta, söke söke...
Bütün kelimleri bitti, onun söylemeye çalıştığı şey, yankısı olmayan bir sesin artık olmayacağı yönündeydi.
Çok kez bana, yaşamın bir anlamı yoksa eğer, bir derin uykunun çağrışındaki o sukun merhamete ermek istiyorum diyordu. Biliyorum o baştan sona kendine yalancı, yaban gelen her şeyden el etek çekmişti.
Gece yaman yalıyordu yatağındaki soğuğu, bir rahme sığınır gibi kıvranıyor, uyumayı diliyordu; bir kez daha bunu duymamak için..
Ama olmuyordu işte.
Sahtekar gülüşlerin utangaçlığında, ya çoğunluk başını yere eğmiş, ya da gülümseyişleri yaşamın bu bol anlamsız derin oyuklarına yerleştirirken bulmuştum.
Kaçıyordu, kavrayamadığı şeylerden.
Geceyi soyunurken bulmuştum onu, rengi aydınlık ta değildi. Olsa olsa biraz gölge, biraz yitik, biraz sesi olmayan alfabeydi.
Masum uykulara gülümsüyor olsa de hep o aklına gelince o gözleri yeniden doluyordu.
Ben ağlama diyordum, ama o dinlemiyordu.
Sustu...
Başka birşey bilemidiği içindi bu.
Utandı bütün bu anlamsızlıklardan...
Kaçtığını duyuyordum geceleri, kendi şehrinin surlarından. Bir başına ayaz soğuklarda ısınma hevesini de nerden edinmişti?
Bir cam ustası gibi billura sukunla üflüyordu. Renkleri birbirine karıştırdı ve büktü büktü büktü...
Gözlerim kamaşıyordu o renklerin büyüsünü izlerken.
Bu onun için tam bir işkenceydi.
Kokuşmuş renkleri diyordu bu renkler için.
Sizler bakarken, baygın baydın süzmelisiniz billuru, ama ben onu her defasında yere çalıyorum.
Sen çıldırmış olmalısın dedim, hayır dedi gürleyerek; o renkler ki bana yalnızlığımı fısıldamaktan başka bir şey öğretmediler.
O renkler ki, yalnızlığımı perçinledikçe ululuşacağıma dair yeminler ettiler.
İşte ben sizin gözünüzün önünde onu yere çalıyorum.
Donmuştum.
Öyleyece bakıyordum göz bebeklerine.
Titretecekti ölümlüleri bu nefes, çünkü o ölümsüzlüğün sırrını bulmuşçasına huzurluydu.
Bembeyaz ellerini bana verdi, o eller ki bembeyazken kanamaya başladılar.
Dişlerini sıkıyordu direnmek için.
İşte eğer ölmek istersem şimdi, bu ne kolay bir seçim olurdu benim için diye fısıldadı.
Gözlerinden iri iri gözyaşlarının süzüldüğünü gördüm. Alaya alınmış göz yaşlarını tanıdım.
Sustu, kenetlenmişti göz bebeklerini gerçeğin koynuna.
Ve şimdi diyordu fısıltıyla.
And olsun ki...
Acıta acıta, söke söke...
1 Aralık 2010 Çarşamba
sökün.
Salkım dalları gibi uzun ve bitmeyen rüyaların.
Sinek vızırtılarını çağıracağını nerden bilirdim?
Sinek vızırtılarını çağıracağını nerden bilirdim?
29 Kasım 2010 Pazartesi
28 Kasım 2010 Pazar
Babalar ve Oğulları
(Olay, bir köy odasında, üç kişinin arasında geçecektir. Kişiler dede, torun ve babadan oluşur. Dede o an için dışardadır. Genç bir çocuk olan torun ve babası içeriye girerler.)
Baba:
- Uuvv. Gırıldı bacaklarım, babamın gönlüne giriverecem diyin, bu gün bana etmediğini bırakmadın Rıfat!
Oğul:
- Baba başlama gene!
Baba:
-Bir şey mi dedim?
Oğul:
-Yaa , baba sen hasta edersin adamı, bana demiyomuydun; madem toprak bizim için ekmektir. Onu altınla işlemek gerekir diyin...
Baba:
- Benim hiç umudum yok emme... Du bakalım, gandırıvercen mi dedeni?
Oğul:
- Ya ne gandırması baba, Allaın seversen... Bu doplar altın deyom, inanmeyon mu bana, boşuna mı okuttun beni Ziraat fakultesinde...
Baba:
- Oğlum deden, değeşmez!... Ahan da buraya yazeyom. O esgi kafa, inatçı Nizamettin mi? Dünyada... Rahmetli anam onun gahrından öldü. Zeytinlikleri mi? Birdir bir, ikidir iki. Değeşmeez...
Oğul:
- Uf baba ya, tüm hevesimin içine sıçı vedin... Hani gurtulmak isteyodun, zeytin dipliği doplamaktan. Hem dolduru veriyon, hem de götüme tekmeyi goyup, ortada bırakıyon...
Baba: ( Pişkin, pişkin...)
- Neyse, neyse...
( O sırada küçücük bir susku oluşur. Baba sedire bağdaş yapıp oturmuş, ayagının birinin dibindeki diken, ot parçalarını temizlemekle uğraşır. Dışardan, ayak sesleri gelmeye başlar. Genç ve babası heyecanla ayağı fırlarlar. Dede bastonuna dayana dayana, yavaş adımlarla içeri girer. O sırada başı yere eğiktir, odada birilerinin olduğunu fark etmez.
Dede:
- Of anam... Of ander galasıca eşşeğin terkisi... Gız Nemide!...
( Tam o sırada başını kaldırır)
Oğlu:
- Ooo. Baba sen mi geldin?
( Dede dik dik oğluna bakar, torun atılır.)
- Kim gelmiş, kim gelmiş... Nizamettin Dede nerde kaldın yav... Gözlerimiz yollarda galdı. Bak, görmeye geldim seni...
( Hızla atılıp dedesinin elini öper.)
Dede:
- Tamam, tamam. Oturu ver bakam. Baban gibin, yalakalığa başlama gene...
Torun:
-Yok canım estağfirullah dede. O nasıl söz? Sen ki benim iki gözümsün. İnan seni okulda o kadar anlattım ki; proflamı dersin, docentler mi desin, tüm hocalarım senlen danışmak istediler. Hele arkadeşler, bir gün orlara yolumuz düşerse, sırf dedeni görmeye gelicez diyorlar.
Dede:
-Bak hele! Niye?!
Torun:
- Yiğitliğini, gözü pekliğini, gençliğindeki şeyleri anlatıp duru veriyom. Benim dedem deyom, bi başlıyom anlatmaya, ağızları açık kalıyo, inanki.
Dede:
- Hah öyle de. Öyle tabi, benim sayemde işler döneyo. Şu tembel babana baksan; götüne gomuş tarlanın çayırın... O garı gibi hemen, yorulu veriyo... Şehre göçelim baba!... Şehre göçelim baba!... Eee!? Orda ne yiycez? Hiç akıl edmeyo...
Oğlu:
- Baba başlama gene... Hem biz başka bir şey için gelmiştik.
( Dede sözünü keser, oğlunun)
-Geçenlerde Hıncalıların Köyünden Ali' ya rastladım. Dedi Nizamettin Dayı ben garar vedim, zeytinlikler yaşlandı deyom, söküp başka bir meyva eki vericem gayri deyo. Yorulmuşmuş hemi de. Dedim sein aklın yokmu Ali? Heç mi düşünmüyon, babayı, atayı?
Oğul:
- Neyse baba ya. Ağşam ağşam gapatalım bu konuyu. Hem biz şey için...
(Sözü kesilen dede, oğluna azıcık bakar, oralı olmadığını ima edercesine, torunuyla konuşmaya devam eder.)
- Dedim; zeytinlikler yaşlandı dersin Ali. Dersin emme! Onca gursağın yıl boyunca yağını, yiyeceğini, yakacağını temin edersin. Onlar senin hem yazını, hem gışın. Nasıl olur da, bir anda onları yele sele verecem dersin. Onla doyuyon sen...
Oğul:
- Baba boş ver, onları sen...
( Dede sinirli sinirli oğluna bakar. Lafının devamını hararetle torununa anlatmaya, devam eder.)
- Aklını peynirinlen ekmeğinlen, damızlık goyunun gavurmasıylan berabercene mi yidin? Her halım, geçile kafanda çok dolanayo...
Oğlu:
- Baba boşver deyom...
( Dede kızarak oğluna döner.)
- Ulen götünde bızdık mı var seen. Ne ikide bi, lafımı kesip duran?
Oğul:
- Baba, boş ver... Eee... Daha nassın. Halin , sıhhatin?
( Dede toruna şöyle bir bakar. Sonra yüzünü ekşitip; )
- Ulen bu baban var ya bu baban. Gasabaya gidince bir hal oldu. Götünden uyduru vereyo, kibar kibar laflar etmeyi. Yarı Sıçan Hatçe'nin oğlu, yarı alaman efendisi... ( Dede iyiden iyiye yüzünü ekşitir, oğlunun taklidi yapmaya başlar) Eee. Daha daha ne edeyon? Eee. Daha daha ne edeyon? Ebein ayağına terlik geydiriyom, ne edeyim!...
Baba atılır;
-Baba ne deecem... Geçenlerde buraya bir adam geldi... Yeni bir icad getirmişle... Bir meyve! Dıştan pattes. Ama gıllı gıllı... İçten bildiğin badem, bal... Sanki dersin, huri baldırı, üzüm danesi te içi görüneyo... Adam dedi ki; şu gördüğün meyve var ya...
Dede:
- Eee...
Oğlu:
- Damı damına on beş guruşmuş. Dedim yuh!... Damı damına on beş guruş nasıl olur! Yoksa bu cennet meyvası mı! Yooğ dedi adam. Bu göğden inmedi, denizden de çığmadı. Bildiğin toprağda yeteşeyo.
( Dede oğlunu yansılayarak; )
- Bildiğin doprağda yeteşeyo... Damı damına on beş guruş... Bak hele! Sen ne dedin?
Oğlu:
- Ben de dedim, bu tam babamın işi... Tam, babam gibi bir adama yaraşır... Zeytinlikler ne güne duruvereyo...Yerine bu mevyaladan ekelim...
Dede:
- Yoğ öle demedin...
( Oğlu şaşkın; )
- Ne dedim?!
Dede:
- Bu iş tam babamı gandıracağım iş!..
Oğlu:
- Baba etme gözünü seveyim...
( Dede torununa dönerek; )
- Bu var ya bu. Nasıl bir uymaca akıldır bir bilsen. Sikim hıyar deyiversin biri, duzu alıp goşu vereyo. Durmak, düşünmek, tartmak, biçmek yok... Rıfat bişi de sen de, şu babanın ağzını gapatı verelim.
Torun:
- Aslında dede.O kadar da kötü bir fikir değil...
( Dede şaşkındır, konuşmasına devam ederek; )
- Nasıl bu kötü bir fikir deel... Oğlum bu safı gandırı vereyolar... Sen de mi inandın?
Torun:
- Yok dede... Gandırmıyolar. onunlan ben konuştum.
Dede:
- Ne sen mi?
Torun:
- Yok ben deyil... Yani ben de. Bir arkadaşımla birlikte.
( Dede bastonuna dayanarak, yerinden doğrulur.)
- Bak hele... Siz benle dalgamı geçeyonuz?
Torun:
- Dede, o nasıl söz?!
( Dede köpürmeye başlar.)
- Yani siz şimdi deyonuz ki, amına go zeytinliğin. Gıllı patteslerden ekive. Para basalım biz köyde... Kim dimiş?... Adamın biri dimiş... Ne demiş? Çok paralıymış... Gesinlikle de, çok pahalıymış...
( Yerinden iyice doğrulur, bastonunu kaldırarak oğlunun üzerine yürür. Torun dedesine engel olmak istemektedir.)
Torun:
- Dede gözünü seveyim dur bir...
( İhtiyar, torununun engelleyen kollarından kurtulur. Oğlunun kafasına bastonu kızgınlıkla vurur;)
- Amına goduğumun oğulları... Hele bunlara bakın! Benim bahçeliklerimi utanmadan isteyolar. Ayranı yoğ içmeye, gamyonlar gider sıçmağa. Ömrümde duymadım ben böyle hekat. Getirmişler gıllı pattesleri bana, baba bunceğizler çok gıymetli, veriver zeytinlikleri bize. Namıssız dürzüler! Baba parası yiyicileri!
( İhtiyarı, güç bela torunu yatıştırıp dışarıya çıkartır. Odada yalnız başına kalan baba;)
- Şeytan deyo, yak amına goduğumun zeytinliklerini. Görü versin ebesinin ayağını. Yıllardır bize etmediğini bırakmadı, sırf inadından. Adamı ayagda ganser eder bu adam. Bunca yıldır ömrümü yidi, ömrümü!...
( Oğul içeri girer. Elinde su maşrapası vardır.)
- Soğuk mu len!
SON
Baba:
- Uuvv. Gırıldı bacaklarım, babamın gönlüne giriverecem diyin, bu gün bana etmediğini bırakmadın Rıfat!
Oğul:
- Baba başlama gene!
Baba:
-Bir şey mi dedim?
Oğul:
-Yaa , baba sen hasta edersin adamı, bana demiyomuydun; madem toprak bizim için ekmektir. Onu altınla işlemek gerekir diyin...
Baba:
- Benim hiç umudum yok emme... Du bakalım, gandırıvercen mi dedeni?
Oğul:
- Ya ne gandırması baba, Allaın seversen... Bu doplar altın deyom, inanmeyon mu bana, boşuna mı okuttun beni Ziraat fakultesinde...
Baba:
- Oğlum deden, değeşmez!... Ahan da buraya yazeyom. O esgi kafa, inatçı Nizamettin mi? Dünyada... Rahmetli anam onun gahrından öldü. Zeytinlikleri mi? Birdir bir, ikidir iki. Değeşmeez...
Oğul:
- Uf baba ya, tüm hevesimin içine sıçı vedin... Hani gurtulmak isteyodun, zeytin dipliği doplamaktan. Hem dolduru veriyon, hem de götüme tekmeyi goyup, ortada bırakıyon...
Baba: ( Pişkin, pişkin...)
- Neyse, neyse...
( O sırada küçücük bir susku oluşur. Baba sedire bağdaş yapıp oturmuş, ayagının birinin dibindeki diken, ot parçalarını temizlemekle uğraşır. Dışardan, ayak sesleri gelmeye başlar. Genç ve babası heyecanla ayağı fırlarlar. Dede bastonuna dayana dayana, yavaş adımlarla içeri girer. O sırada başı yere eğiktir, odada birilerinin olduğunu fark etmez.
Dede:
- Of anam... Of ander galasıca eşşeğin terkisi... Gız Nemide!...
( Tam o sırada başını kaldırır)
Oğlu:
- Ooo. Baba sen mi geldin?
( Dede dik dik oğluna bakar, torun atılır.)
- Kim gelmiş, kim gelmiş... Nizamettin Dede nerde kaldın yav... Gözlerimiz yollarda galdı. Bak, görmeye geldim seni...
( Hızla atılıp dedesinin elini öper.)
Dede:
- Tamam, tamam. Oturu ver bakam. Baban gibin, yalakalığa başlama gene...
Torun:
-Yok canım estağfirullah dede. O nasıl söz? Sen ki benim iki gözümsün. İnan seni okulda o kadar anlattım ki; proflamı dersin, docentler mi desin, tüm hocalarım senlen danışmak istediler. Hele arkadeşler, bir gün orlara yolumuz düşerse, sırf dedeni görmeye gelicez diyorlar.
Dede:
-Bak hele! Niye?!
Torun:
- Yiğitliğini, gözü pekliğini, gençliğindeki şeyleri anlatıp duru veriyom. Benim dedem deyom, bi başlıyom anlatmaya, ağızları açık kalıyo, inanki.
Dede:
- Hah öyle de. Öyle tabi, benim sayemde işler döneyo. Şu tembel babana baksan; götüne gomuş tarlanın çayırın... O garı gibi hemen, yorulu veriyo... Şehre göçelim baba!... Şehre göçelim baba!... Eee!? Orda ne yiycez? Hiç akıl edmeyo...
Oğlu:
- Baba başlama gene... Hem biz başka bir şey için gelmiştik.
( Dede sözünü keser, oğlunun)
-Geçenlerde Hıncalıların Köyünden Ali' ya rastladım. Dedi Nizamettin Dayı ben garar vedim, zeytinlikler yaşlandı deyom, söküp başka bir meyva eki vericem gayri deyo. Yorulmuşmuş hemi de. Dedim sein aklın yokmu Ali? Heç mi düşünmüyon, babayı, atayı?
Oğul:
- Neyse baba ya. Ağşam ağşam gapatalım bu konuyu. Hem biz şey için...
(Sözü kesilen dede, oğluna azıcık bakar, oralı olmadığını ima edercesine, torunuyla konuşmaya devam eder.)
- Dedim; zeytinlikler yaşlandı dersin Ali. Dersin emme! Onca gursağın yıl boyunca yağını, yiyeceğini, yakacağını temin edersin. Onlar senin hem yazını, hem gışın. Nasıl olur da, bir anda onları yele sele verecem dersin. Onla doyuyon sen...
Oğul:
- Baba boş ver, onları sen...
( Dede sinirli sinirli oğluna bakar. Lafının devamını hararetle torununa anlatmaya, devam eder.)
- Aklını peynirinlen ekmeğinlen, damızlık goyunun gavurmasıylan berabercene mi yidin? Her halım, geçile kafanda çok dolanayo...
Oğlu:
- Baba boşver deyom...
( Dede kızarak oğluna döner.)
- Ulen götünde bızdık mı var seen. Ne ikide bi, lafımı kesip duran?
Oğul:
- Baba, boş ver... Eee... Daha nassın. Halin , sıhhatin?
( Dede toruna şöyle bir bakar. Sonra yüzünü ekşitip; )
- Ulen bu baban var ya bu baban. Gasabaya gidince bir hal oldu. Götünden uyduru vereyo, kibar kibar laflar etmeyi. Yarı Sıçan Hatçe'nin oğlu, yarı alaman efendisi... ( Dede iyiden iyiye yüzünü ekşitir, oğlunun taklidi yapmaya başlar) Eee. Daha daha ne edeyon? Eee. Daha daha ne edeyon? Ebein ayağına terlik geydiriyom, ne edeyim!...
Baba atılır;
-Baba ne deecem... Geçenlerde buraya bir adam geldi... Yeni bir icad getirmişle... Bir meyve! Dıştan pattes. Ama gıllı gıllı... İçten bildiğin badem, bal... Sanki dersin, huri baldırı, üzüm danesi te içi görüneyo... Adam dedi ki; şu gördüğün meyve var ya...
Dede:
- Eee...
Oğlu:
- Damı damına on beş guruşmuş. Dedim yuh!... Damı damına on beş guruş nasıl olur! Yoksa bu cennet meyvası mı! Yooğ dedi adam. Bu göğden inmedi, denizden de çığmadı. Bildiğin toprağda yeteşeyo.
( Dede oğlunu yansılayarak; )
- Bildiğin doprağda yeteşeyo... Damı damına on beş guruş... Bak hele! Sen ne dedin?
Oğlu:
- Ben de dedim, bu tam babamın işi... Tam, babam gibi bir adama yaraşır... Zeytinlikler ne güne duruvereyo...Yerine bu mevyaladan ekelim...
Dede:
- Yoğ öle demedin...
( Oğlu şaşkın; )
- Ne dedim?!
Dede:
- Bu iş tam babamı gandıracağım iş!..
Oğlu:
- Baba etme gözünü seveyim...
( Dede torununa dönerek; )
- Bu var ya bu. Nasıl bir uymaca akıldır bir bilsen. Sikim hıyar deyiversin biri, duzu alıp goşu vereyo. Durmak, düşünmek, tartmak, biçmek yok... Rıfat bişi de sen de, şu babanın ağzını gapatı verelim.
Torun:
- Aslında dede.O kadar da kötü bir fikir değil...
( Dede şaşkındır, konuşmasına devam ederek; )
- Nasıl bu kötü bir fikir deel... Oğlum bu safı gandırı vereyolar... Sen de mi inandın?
Torun:
- Yok dede... Gandırmıyolar. onunlan ben konuştum.
Dede:
- Ne sen mi?
Torun:
- Yok ben deyil... Yani ben de. Bir arkadaşımla birlikte.
( Dede bastonuna dayanarak, yerinden doğrulur.)
- Bak hele... Siz benle dalgamı geçeyonuz?
Torun:
- Dede, o nasıl söz?!
( Dede köpürmeye başlar.)
- Yani siz şimdi deyonuz ki, amına go zeytinliğin. Gıllı patteslerden ekive. Para basalım biz köyde... Kim dimiş?... Adamın biri dimiş... Ne demiş? Çok paralıymış... Gesinlikle de, çok pahalıymış...
( Yerinden iyice doğrulur, bastonunu kaldırarak oğlunun üzerine yürür. Torun dedesine engel olmak istemektedir.)
Torun:
- Dede gözünü seveyim dur bir...
( İhtiyar, torununun engelleyen kollarından kurtulur. Oğlunun kafasına bastonu kızgınlıkla vurur;)
- Amına goduğumun oğulları... Hele bunlara bakın! Benim bahçeliklerimi utanmadan isteyolar. Ayranı yoğ içmeye, gamyonlar gider sıçmağa. Ömrümde duymadım ben böyle hekat. Getirmişler gıllı pattesleri bana, baba bunceğizler çok gıymetli, veriver zeytinlikleri bize. Namıssız dürzüler! Baba parası yiyicileri!
( İhtiyarı, güç bela torunu yatıştırıp dışarıya çıkartır. Odada yalnız başına kalan baba;)
- Şeytan deyo, yak amına goduğumun zeytinliklerini. Görü versin ebesinin ayağını. Yıllardır bize etmediğini bırakmadı, sırf inadından. Adamı ayagda ganser eder bu adam. Bunca yıldır ömrümü yidi, ömrümü!...
( Oğul içeri girer. Elinde su maşrapası vardır.)
- Soğuk mu len!
SON
25 Kasım 2010 Perşembe
Fadik
Çoğunlukla çarıksız, nasırlaşmış kara ve kaba ayaklarıyla koştura koştura gezerdi Fadik. Onun yerinde sakince oturduğunu, sabit bir şekilde etrafı izlediğini gören, duyan olmamıştı. Köyde düğün, yas evi olsa; anasının etini çimdiklemesiyle güç bela yere çömer, o anda bile oturduğu yerde zikreder gibi salınırdı otururdu.
Boyu uzundu. İri dalgalı siyah saçları, kalın biçimli dudakları, parıldayan geniş alnı, kaşlarındaki kavislerine gizlice yerleşmiş o ince anlam, ela gözleri, bir an durup insan yüzüne bakıcak olsa, bakanın ruhuna, garip bir şekilde tesir ederdi. Bir şeyi kuvvetlice kavrasa, kolay kolay yorulmaz kendinden geçinceye kadar bilinçsizce çalışırdı. Onun bu hayvansı güçlülüğü ve dehşet uyandıran taşkınlığına karşı, kolay güdülür, kolay yola getirilir bir ruhu vardı. Ev halkının güçlü ırgatıydı Fadik. Babası onu en zor işlere koşuyor; yırtıcı haliyle koşuşturup işini makina gibi tıkır tıkır yapışını zevk içinde izliyordu. Bazen inatlaşır ona verilen işi yapmak istemezdi Fadik.O zaman babası; belinden çıkarıdığı kemerle, onu dehşetten tir tir titretene kadar dövüyor, ona kimsenin dokunup, teselli etmesine müsade etmiyordu. Bir tek Meryem Ablasının kızı küçük Roji; çocuk yüreği ile, teyzesinin geniş omuzlarına, küçücük kollarıyla sarılıp, teyzesini susturmaya çırpınıyordu.
Sigaraları, pöfürdene pöfürdene nasıl bir zevkle içtiği herkesin dilindeydi Fadiğin. Babasının ara ara göz yumduğu bu olay onun için tek keyif, mutlu olma biçimiydi. Evlenme zamanı gelen bütün kızlar, içten içe bu deli kadar güzel olmadıklarından hayıflanır, onun kadar güzel olsalar, kim bilir, hangi gencin aklını başlarından devşireceklerinin düşlerinde gizli gizli kurarlardı. Çoğunluk dağınık saçlarıyla, başına örtü takınmadan öylecene sere serpe gezerdi Fadik. Başını örtsün diye üzerine yürüyen babasına şaşkın şaşkın bakınır '' papi duu... na adım...'' diyerek hiç olayacak birşeyi başına sarardı.
...
Seke seke koşuyordu köyün meydanından. Kahvede, homurdana homurdana bayat çayı içen köylünün yüzü bir anda ona dönüverdi. '' Gahbenin gızıi deli diyolar da inanasım gelmiyor, Allah vermiş bunca güzelliği, bir gıdım akıl verseydi ne olurdu sanki....Yemin ediyom bu gız akıllı olsaydı, peşinde yedi düvel koşari kan çıkartırdı...''
Bir başka gür bıyıklı, pehlivan vari gücü kuvveti yerinde olan biri sinsi sinsi gülüp; Fadiğin koşarken zıplayan göğüslerine yönelttii bakışlarını. ''Namussuz!'' diye fısıldayıp, çayın sonunu başına dikti. Alt dudağını ısırıp, başını iki yana sallayarak, Fadiğin kaybolup gittiği sokağın başına dikti gözlerini. Belli ki dalmıştı.
...
Akşama doğru nahırı kendi ahırlarına dolduran Fadik, yaşlı ve sevimsiz anasının eline söve sıça tutuşturduğu süt kovasıyla tekrar ahırın kapısından içeriye girdi.
Fadiğin dana zamanından sevip büyüttüğü ineği onu görünce, sevinç içinde tepinip ona ses vermeye başladı. İneğin yanına gözlerinin içi gülercesine yanına yanaştı. Onu biraz olsun okşayıp sakinleştirmek, istiyordu. Belli belirsiz kesik kesik kelimelerle ona bir şeyler saydı. Tam dibine odun kütüğünü koyup süt sağmaya eğilirken, bir el tüm gücüyle ağzını bağlayıp, yere yatırdı. Saman ve tezeğin taze ıslaklığından sıyrılmak isteyen bu güçlü erkek kolları, Fadiği var gücüylei kuru olan tarafa savurdu. Fadik ne olduğunu anlayamamıştı. Sendelemiş şaşkın gözlerikle adama bakıyordu. Olanları anlamaya çalışıyordu. Ağzından çıktığında anlaşılmayan bir yığın boğuk tümceler yuvarlıyordu kesik kesik sesinde. Adam onun kollarını, yemliğin dirseğine bağladı, dişlerinin arasına urganı geçirip, bir kert düğüm daha attı. Çok korkmuştu Fadik. Gözleri kıvılcım kıvılcım parıldıyor, ağzından köpükler gele gele, var gücüyle çırpınıyordu. Gözlerinin yuvalarından dehşetini kokunun, çaresizliğin rengi belli oluyor, simsiyah kirpiklerinin kenarlarına, sicim gibi yaş oluk oluk birikip, boşanıyordu.
Üzerine abanıp kendisini saldıran adamı tanımıyordu. Kollarının asılı duruyordu. Her defasında ve adamın ağır vücudu üstünr abandıkça yırtılırcasına sızlayan kol kasları, ters istikamette büküldüğü için acı uyandırıyordu. Ne yapsa kurtulamıyordu ipliklerden, alnında biriken burgu burgu terler şaşaklarından yavaşça yuvarlanıyor saç diplerine gelince boynunun aşağı kısımlarına akıyordu.
Kasığında duyduğu acıyla belli belirsiz, bir sözcük ağzına bastırılmış urganın boşluğundan köpürerek çıktı. ''Lala...'' onun için bu söz '' anne'' demekti. Adam işini bitirdiğinde kalktı yeriden, üstündeki sapı samanı silkeleyerek hızla çıktı ahırdan.
Fadik kendi kendine çiğneye çiğneye ağzında bağıracağı bir boşluk oluşturdu. Bağırdı, bağırdı, bağırdı... Nedense kimse duymuyordu, güçlükle sıyırdı koluna bağlanmış ipliklerden birini. Hızla ötekini çözdü, yığılıp kalmıştı oracığa...
Anası herşeyden habersiz geç kalan Fadiğe söve söve açtı ahırın kapısını. Yerde perişan bir şekilde yatıp yığılmış kızın, saldırıya uğradığını akıl edemedi. Yanına yanaşmasıyla kızın başına bir hal geldiğini sezdi. Çöktü... Eteğini kenarından gözüken içliğe anlamsız gözlerle baktı, anlamıştı. Dehşetle irkildi gözleri...
...
Duymayan bilmeyen kalmamıştı, lakin bunu yapanın kim olduğunu hiç kimse için açığa çıkmamıştı. Fadiği ne kadar zorlalarsa zorlasınlar, işe yarar bir ip ucu bulamıyorlar. Delinin bu işi gönlü ile yaptığı söylentilerİ edilip gidiyordu.
Gün geçti, çabuk unutuldu, köy odalarında gizliden gizliye söylenen bu olay. Fadik yine işe koşuldu, Fadik yine köle gibi sürüldü tarlaya, çayıra, çeşmeye, nahıra.
Anası eline birbirine iplikle bağlı iki bidon verip çeşmeye gönderdi. Çeşmenin başında su sırasını bekleyen Fadik, sessizce sırasını bekliyordu. Onun yerine kendi bidonlarını doldurup evine gitmek isteyen kızlardan biri Fadiğe sataştı. ''Kız orospu,çekil önümden, sana bizden evvel su almak düşmez'' diyerek bağırdı. Fadik incitildiğini biliyor fakat susuyordu. Anlamsız anlamsız kızın yüzüne baktı. Kız bununla yetinmedi, sırası gelince öne atılan Fadiğe çelme taktı. Fadik çelmenin etkisiyle, yüzü koyun çeşmenin önündeki taşa kafasını çarptı. Dudağı patlamıştı, kanlar oluk oluk dudağının kanarından akıyordu. Hızla doğruldu yerinden, kızı alıp yere çaldı. Köylülerin onu engellemek istemesine aldırmadan, kızı çamurda yoğurup, bağrındı. Kız güçlükle sıyrılıp, ağlaya ağlaya evine koştu.
Fadik ağzının kanına aldırış etmeden ellerini ağzına götürüyor akan kanı kolunun ayasıyla siliyordu. Bidonlarını etrafındakilere tek bir kelime etmeden doldurdu. Görevini yerine getirmeliydi, fersizlenmiş kollarına taktığı gibi bidonları, birbirine bağlanmış ipliğini dişlerine taktı. Dudaklarının acısı uyuşmuştu sanki, sanki yüreğinin acısından başka ona ağır gelen birşey yoktu. Rüzgara kendini karşı vere vere, asıldı bidonlara. Soğuktan çatlayarak mosmor kesilmiş elleriyle bidorı o kadar kuvvetli kavramıştı ki, yanındaki kızlar birbirini iterek yolundan çekildiler.
Fadik, böyle bir şey yapıp, insanların canını incitmeye kalksa, babası çok sinirlenirdi. Biliyordu bunu, o yüzden kendince saklanma planları yapıyordu. Babası ardından hızlıca eve girdi, odaya sinmiş olduğunu sezmişti, yüklüğün ardına saklanmış kızı kaptığı gibi yere yatırdı. Odanın tahta kapısının zırsasını kilitledi. Kemerini çıkarıp tüm gücüyle vurmaya başladı. Fadik böğürücesine inliyor, babasının ellerine kapanıp, kendisini dövmesine engel olmaya çalışıyordu. Adam kuvveti kesilinceye kadar kızı dövdü. Sonkez Karnına güçlü bir tekme savup, yüzüne tükürdü. Kemeri kenara fırlattı hızlıca. Dışaya çıktı.
Fadik babasnın ardından yüreğinden tüm anlamlar kaybolmuşcasına anlamsız anlamsız baktı.Sonra tavana kilitledi bakışlarını, yara ve acıdan iyice şişmiş dudaklarının araladı. Yine belli belirsiz birşeyler mırıldandı. Yerden yavaşça doğruldu, zırzayı babasının ardından kendi üzerine çekti. Yerde duran kemeri kapıp bir sepetin üstüne çıkarak, tavanın tahta sövesindeki çıkıntıya bağladı ip gibi. Boğazına diğer tarafını geçirdi, bir an durup bekledi sadece... Sadece bir an gözlerinden boşalan yaşın, soğuk yuvarlanışını sızlayan yanaklarında duydu. Ayağıyla iteledi sepeti, debelenirken boşlukta, sepet köşeye çarpıp durdu. İri dalgalı kirli saçlarının altında ela gözleri kocaman oldu.
Bedeni pelteleşmiş, hırıltıları giderek kesilmişti. Sonunda bakışları yorgun düşüp yüklüğün kenarına takılı kaldı.
Boyu uzundu. İri dalgalı siyah saçları, kalın biçimli dudakları, parıldayan geniş alnı, kaşlarındaki kavislerine gizlice yerleşmiş o ince anlam, ela gözleri, bir an durup insan yüzüne bakıcak olsa, bakanın ruhuna, garip bir şekilde tesir ederdi. Bir şeyi kuvvetlice kavrasa, kolay kolay yorulmaz kendinden geçinceye kadar bilinçsizce çalışırdı. Onun bu hayvansı güçlülüğü ve dehşet uyandıran taşkınlığına karşı, kolay güdülür, kolay yola getirilir bir ruhu vardı. Ev halkının güçlü ırgatıydı Fadik. Babası onu en zor işlere koşuyor; yırtıcı haliyle koşuşturup işini makina gibi tıkır tıkır yapışını zevk içinde izliyordu. Bazen inatlaşır ona verilen işi yapmak istemezdi Fadik.O zaman babası; belinden çıkarıdığı kemerle, onu dehşetten tir tir titretene kadar dövüyor, ona kimsenin dokunup, teselli etmesine müsade etmiyordu. Bir tek Meryem Ablasının kızı küçük Roji; çocuk yüreği ile, teyzesinin geniş omuzlarına, küçücük kollarıyla sarılıp, teyzesini susturmaya çırpınıyordu.
Sigaraları, pöfürdene pöfürdene nasıl bir zevkle içtiği herkesin dilindeydi Fadiğin. Babasının ara ara göz yumduğu bu olay onun için tek keyif, mutlu olma biçimiydi. Evlenme zamanı gelen bütün kızlar, içten içe bu deli kadar güzel olmadıklarından hayıflanır, onun kadar güzel olsalar, kim bilir, hangi gencin aklını başlarından devşireceklerinin düşlerinde gizli gizli kurarlardı. Çoğunluk dağınık saçlarıyla, başına örtü takınmadan öylecene sere serpe gezerdi Fadik. Başını örtsün diye üzerine yürüyen babasına şaşkın şaşkın bakınır '' papi duu... na adım...'' diyerek hiç olayacak birşeyi başına sarardı.
...
Seke seke koşuyordu köyün meydanından. Kahvede, homurdana homurdana bayat çayı içen köylünün yüzü bir anda ona dönüverdi. '' Gahbenin gızıi deli diyolar da inanasım gelmiyor, Allah vermiş bunca güzelliği, bir gıdım akıl verseydi ne olurdu sanki....Yemin ediyom bu gız akıllı olsaydı, peşinde yedi düvel koşari kan çıkartırdı...''
Bir başka gür bıyıklı, pehlivan vari gücü kuvveti yerinde olan biri sinsi sinsi gülüp; Fadiğin koşarken zıplayan göğüslerine yönelttii bakışlarını. ''Namussuz!'' diye fısıldayıp, çayın sonunu başına dikti. Alt dudağını ısırıp, başını iki yana sallayarak, Fadiğin kaybolup gittiği sokağın başına dikti gözlerini. Belli ki dalmıştı.
...
Akşama doğru nahırı kendi ahırlarına dolduran Fadik, yaşlı ve sevimsiz anasının eline söve sıça tutuşturduğu süt kovasıyla tekrar ahırın kapısından içeriye girdi.
Fadiğin dana zamanından sevip büyüttüğü ineği onu görünce, sevinç içinde tepinip ona ses vermeye başladı. İneğin yanına gözlerinin içi gülercesine yanına yanaştı. Onu biraz olsun okşayıp sakinleştirmek, istiyordu. Belli belirsiz kesik kesik kelimelerle ona bir şeyler saydı. Tam dibine odun kütüğünü koyup süt sağmaya eğilirken, bir el tüm gücüyle ağzını bağlayıp, yere yatırdı. Saman ve tezeğin taze ıslaklığından sıyrılmak isteyen bu güçlü erkek kolları, Fadiği var gücüylei kuru olan tarafa savurdu. Fadik ne olduğunu anlayamamıştı. Sendelemiş şaşkın gözlerikle adama bakıyordu. Olanları anlamaya çalışıyordu. Ağzından çıktığında anlaşılmayan bir yığın boğuk tümceler yuvarlıyordu kesik kesik sesinde. Adam onun kollarını, yemliğin dirseğine bağladı, dişlerinin arasına urganı geçirip, bir kert düğüm daha attı. Çok korkmuştu Fadik. Gözleri kıvılcım kıvılcım parıldıyor, ağzından köpükler gele gele, var gücüyle çırpınıyordu. Gözlerinin yuvalarından dehşetini kokunun, çaresizliğin rengi belli oluyor, simsiyah kirpiklerinin kenarlarına, sicim gibi yaş oluk oluk birikip, boşanıyordu.
Üzerine abanıp kendisini saldıran adamı tanımıyordu. Kollarının asılı duruyordu. Her defasında ve adamın ağır vücudu üstünr abandıkça yırtılırcasına sızlayan kol kasları, ters istikamette büküldüğü için acı uyandırıyordu. Ne yapsa kurtulamıyordu ipliklerden, alnında biriken burgu burgu terler şaşaklarından yavaşça yuvarlanıyor saç diplerine gelince boynunun aşağı kısımlarına akıyordu.
Kasığında duyduğu acıyla belli belirsiz, bir sözcük ağzına bastırılmış urganın boşluğundan köpürerek çıktı. ''Lala...'' onun için bu söz '' anne'' demekti. Adam işini bitirdiğinde kalktı yeriden, üstündeki sapı samanı silkeleyerek hızla çıktı ahırdan.
Fadik kendi kendine çiğneye çiğneye ağzında bağıracağı bir boşluk oluşturdu. Bağırdı, bağırdı, bağırdı... Nedense kimse duymuyordu, güçlükle sıyırdı koluna bağlanmış ipliklerden birini. Hızla ötekini çözdü, yığılıp kalmıştı oracığa...
Anası herşeyden habersiz geç kalan Fadiğe söve söve açtı ahırın kapısını. Yerde perişan bir şekilde yatıp yığılmış kızın, saldırıya uğradığını akıl edemedi. Yanına yanaşmasıyla kızın başına bir hal geldiğini sezdi. Çöktü... Eteğini kenarından gözüken içliğe anlamsız gözlerle baktı, anlamıştı. Dehşetle irkildi gözleri...
...
Duymayan bilmeyen kalmamıştı, lakin bunu yapanın kim olduğunu hiç kimse için açığa çıkmamıştı. Fadiği ne kadar zorlalarsa zorlasınlar, işe yarar bir ip ucu bulamıyorlar. Delinin bu işi gönlü ile yaptığı söylentilerİ edilip gidiyordu.
Gün geçti, çabuk unutuldu, köy odalarında gizliden gizliye söylenen bu olay. Fadik yine işe koşuldu, Fadik yine köle gibi sürüldü tarlaya, çayıra, çeşmeye, nahıra.
Anası eline birbirine iplikle bağlı iki bidon verip çeşmeye gönderdi. Çeşmenin başında su sırasını bekleyen Fadik, sessizce sırasını bekliyordu. Onun yerine kendi bidonlarını doldurup evine gitmek isteyen kızlardan biri Fadiğe sataştı. ''Kız orospu,çekil önümden, sana bizden evvel su almak düşmez'' diyerek bağırdı. Fadik incitildiğini biliyor fakat susuyordu. Anlamsız anlamsız kızın yüzüne baktı. Kız bununla yetinmedi, sırası gelince öne atılan Fadiğe çelme taktı. Fadik çelmenin etkisiyle, yüzü koyun çeşmenin önündeki taşa kafasını çarptı. Dudağı patlamıştı, kanlar oluk oluk dudağının kanarından akıyordu. Hızla doğruldu yerinden, kızı alıp yere çaldı. Köylülerin onu engellemek istemesine aldırmadan, kızı çamurda yoğurup, bağrındı. Kız güçlükle sıyrılıp, ağlaya ağlaya evine koştu.
Fadik ağzının kanına aldırış etmeden ellerini ağzına götürüyor akan kanı kolunun ayasıyla siliyordu. Bidonlarını etrafındakilere tek bir kelime etmeden doldurdu. Görevini yerine getirmeliydi, fersizlenmiş kollarına taktığı gibi bidonları, birbirine bağlanmış ipliğini dişlerine taktı. Dudaklarının acısı uyuşmuştu sanki, sanki yüreğinin acısından başka ona ağır gelen birşey yoktu. Rüzgara kendini karşı vere vere, asıldı bidonlara. Soğuktan çatlayarak mosmor kesilmiş elleriyle bidorı o kadar kuvvetli kavramıştı ki, yanındaki kızlar birbirini iterek yolundan çekildiler.
Fadik, böyle bir şey yapıp, insanların canını incitmeye kalksa, babası çok sinirlenirdi. Biliyordu bunu, o yüzden kendince saklanma planları yapıyordu. Babası ardından hızlıca eve girdi, odaya sinmiş olduğunu sezmişti, yüklüğün ardına saklanmış kızı kaptığı gibi yere yatırdı. Odanın tahta kapısının zırsasını kilitledi. Kemerini çıkarıp tüm gücüyle vurmaya başladı. Fadik böğürücesine inliyor, babasının ellerine kapanıp, kendisini dövmesine engel olmaya çalışıyordu. Adam kuvveti kesilinceye kadar kızı dövdü. Sonkez Karnına güçlü bir tekme savup, yüzüne tükürdü. Kemeri kenara fırlattı hızlıca. Dışaya çıktı.
Fadik babasnın ardından yüreğinden tüm anlamlar kaybolmuşcasına anlamsız anlamsız baktı.Sonra tavana kilitledi bakışlarını, yara ve acıdan iyice şişmiş dudaklarının araladı. Yine belli belirsiz birşeyler mırıldandı. Yerden yavaşça doğruldu, zırzayı babasının ardından kendi üzerine çekti. Yerde duran kemeri kapıp bir sepetin üstüne çıkarak, tavanın tahta sövesindeki çıkıntıya bağladı ip gibi. Boğazına diğer tarafını geçirdi, bir an durup bekledi sadece... Sadece bir an gözlerinden boşalan yaşın, soğuk yuvarlanışını sızlayan yanaklarında duydu. Ayağıyla iteledi sepeti, debelenirken boşlukta, sepet köşeye çarpıp durdu. İri dalgalı kirli saçlarının altında ela gözleri kocaman oldu.
Bedeni pelteleşmiş, hırıltıları giderek kesilmişti. Sonunda bakışları yorgun düşüp yüklüğün kenarına takılı kaldı.
21 Ekim 2010 Perşembe
Müze
Beynimi tırmalıyorlar, kaynağını keşfedemediğim bir makine sesi bu. Sonra kahkahalar savruluyor etrafımda, ne oldu diye bakınmama kalmıyor; güçlü bir kaptan bacağımı kaptığı, gibi sürüklemeye başladı beni. Uyanmak istiyorum ama nafile. Kurtulamadığım bir karabasan bu. Yataktan ters yöne dönmemle birlikte, ranzanın ikinci katından gürültüyle yuvarlandım. Başım doğal gaz peteğine çarptı. Bir gürültüdür koptu koridorda; arkadaşlarım paldır küldür içeriye döküldüler. Henüz karabasanın şokunu atlatamayan ben, bir yandan da kafamı tutuyor bir yandan da bana ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Yavaşça kaldırdılar beni, başımın kenarına bir yastık koyup Müge' nin yatağına yatıranlar; kendilerini tutamayıp kahkahayı basıyor, odaya yeni yeni doluşmaya başlayan ötekilere; nasıl yuvarlandığımı, şaşkın şaşkın toparlanmaya nasıl da, çalıştığımı anlatıyorlardı.
Başımın zonklayışı bir yandan, bir yandan olayın şoku; bizim kızlara ana avrat, hayır hasenat dümdüz gidiyor, ağlaya ağlaya defolun gidin başımdan diye bağırıyordum.
Benim hayırlı hesenatlı sövüşlerim işe yapamış olmalı ki, herkes odadan çekildi. Ben ise ranzanın ikinci katına bir daha gözüme kestiremediğimden Müge'nin yatağına iyiden iyiye yerleştim. Aldığım ağır panik atak haplarının etkisiyle beynim hiç birşey olmamış gibi tekrar uykuya geçti.
Gürültüyle zırıl zırıl çalan saati, komidinden el yordamıyla almamla odanın ortasına fırlattım. Susmuştu... Uykuya tekrar dalmıştım ki, lanet olası saat; yerine getirilmesi gereken ödevlerimizi anımsatan idealist bir buda gibi, uyanmam için halıfileksin ortasında tekrar tepinmeye başlamıştı. Mayhoş kafayla yerimden doğruldum, saatin üzerine, kahraman bir asker gibi, tüm hışmımla yürüdüm. Pillerini çıkarttım, gülümseyerek komidinin kenarına koydum.
Yatağımın kenarına gelip tekrar yatsam mı yatmasam mı türünden iç geçirdikten sonra paytak paytak lavobonun yolunu tuttum. Aynada izlediğim ben, korku filmlerindeki kaçkınları andıran saçlarımla pek bir şıktım. Kıyafetlerimi ar acele giydikten sonra, bahtına zorunlu olarak ranzanın ikinci katı düşmüş; uykusunda mırım mırım konuşan Müge'yi dürtükleyerek '' hadi ben çıkıyorum Müğiş'' dedim. Duydu mu duymadı mı emin değilim ama, kapıyı kapatım çıktım. Dışarda gün daha yeni ağarmaya başlamıştı, altı buçuk trenine binerek İstanbul yolunu tuttum. Tren sessiz ve tenhaydı. Açılmak için elimin tersiyle trenin buğulu camını silip dışarıdaki sise bakıyor, bir yandan da gece başıma gelenleri düşünüyordum. Tanrım beni cin mi çarpmıştı? Yıllardan beri kullnadığım ranzadan nasıl olur da düşebilirdim.Biraz daha ilerledikten sonra; beni Karaköyde karşılıyacak olan arkadaşım İlter'e uyanması için günaydın mesajı çektim. Yarım saat sonra nerde olduğumu sorunca; '' Haydar Paşa'ya indim yiğen'' diye bir mesaj daha çektim.
Yolu bana tekrar tekrar anlatan mesaj trafiğinden sonra; yaşlı bir amcaya takılıp, Karaköy vapuruna sohbet ede ede yürüyerek bindik. Amca ''en son ki iskelede ineceksin, yolcuların boşalmasından anlarsın'' diyerek bir sonraki iskelede indi. O indikten sonra, bir iskeleye daha yanaştık. Herkes inmek için ayağı kalkınca ben de herhalde burası amcanın dediği yer, diyerek doğruldum. Arkadaşım İlter henüz beni karşılamaya gelmemişti, sen ordaki kafalere takıl dedi ama ortalıkta kafe filan gözükmüyordu. Bende sırf merakımdan filimlerde gördüğüm bir köprünün üstünde oltlarıyla balık tutmakta olan insanların yanına yürüdüm. Burası şu ünlü kalata köprüsümü? Hımm, şu tuttuğun balıklar ne peki? Demek mezgit, peki oltayı nasıl tutuyorsun? Nasıl anlıyorsun oltaya balık geldiğini? Hımm... Demek öyle, derken telefonum çaldı.
-İskelenin önündeyim Ayşe, sen nerdesin?
-Galata köprüsünün üzerindeyim.
-Ne işin var Galata köprüsünün üzerinde!
-Hiç öyle merak ettim.
-Çabuk in deli!
-Tamam akıllı, sen nerdesin?
-İskelenin dibinde.
-Tamam geliyorum, diyerek telefonu kapadım.
Yanlış yerde indiğimi ne İlter ne balıkçılar ne de ben fark edemediğimden, bir o yana bir bu yana gidiyor balıkçı tezgahlarının dibinde merakla onu arıyordum. Tekrar aradım, arkadaşım cep telefonunun ucunda sinirden küplere binmişti, bense başıma geceden beri gelen bu şansızlıklardan ötürü gülme krizine giriyor doğru düzgün konuşamadan telefonu kapatıyordum. Kontürlerimi epey bir tükettikten sonra; yoldan çevidiğim birine, arkadaşımla konuşması ve hayrına olayı açığa çıkarması için, telefonu uzattım. Genç adam bir iki sorudan sonra başını onaylarcasına salladı ve bana dönüp ''yanlış yerde inmişsin kardeşim''; köprünün öteki tarafındaki iskelede inmeliymişsin, arkadaşın orda bekliyor diyerek bana yolu tarif etti.
İlteri görünce kahkahayı bastım, bir iki birbirimizi patakladıktan sonra yürümeye başladık. Gideceğimiz yer üniversite hocamızın ödev için gönderdiği bir müzeydi. Müze çeşitli kadavraların sergilendiği, ürküntü verici garip bir yerdi. Ben yaşayabileceğim heyecanı ertelemek için, espiri üstüne espiri patlatan arkadaşıma karşılık vererek güle eğlene ilerliyorduk. Şüphelenmeme en ufak bir mahal bırakmadan olayı çok önemsizmişçesine geçiştiriyor, çıktıktan sonra bir çorbacıda karnımızı doyurmayı planlıyorduk.
Müzenin önüne bu keyifle gelirken, erteledikçe ertelediğim panik atak nöbetim gıgım gıdım zihimi kurcalamaya yavaşça ben burdayı beni sakın unutma türünden kendini hatırlatıyordu. Bu depresif durumu arkadaşıma çaktırmamak için elimden geleni yapıyor, sahte gülücüklerle pek korkmadığımı ona çok belirgin bir şekilde hissettirmeye çalışıyordum. Biletleri aldıktan sonra, daha içeriye girmeden kalp atışlarım belirgin bir düzeyde artmıştı. İlter'in koluna fark edemeden tutundum.
_Korkuyor musun cadı? diye sordu.
-Saçmalama ne korkucam ama biraz heyecan ve tedirginlik var, istem dışı...
Benle alay edercesine;
- Hadi be rengin attı hafifçe, ne de ödlekmişsin sen ya!
Ona ileri derecede panik atak tedavisi gördüğümü anlatırsam, arkadaşların diline kolaylıkla düşme potansiyelim çok yüksekti. Bu sözlerine alındığımı belli etmemeye çalışıp, bir iki derin nefes daha aldıktan sonra kolunu inca parmaklarımla iyice kıstım. Parmaklarım kolunu acıtmış olmalı ki;
-Kasma kendini, kolumu acıttın, dedi.
İçeriye girdik, pazarda alışverişe gitmiş gibi rahat görünmeye çalışıyordum. Biraz daha ilerleyince; kadavranın eline bir bez parçası gibi konulmuş, bembeyaz bir insan derisi görünce sessizce '' yuh artık!'' diyip camekanın önünde çakılı kaldım. Bu benim panik atağımı iyice beliren atraksiyonlarıyla tetiklemeye yetmiştide artmıştı bile. Gözlerimi çevirip olaydan kurtulmalıydım. Kalbimin çırpıntılarını en aza indirgemek için oldukça yavaş yürüyordum. Daha sonra uğrayacağımız duraklarlara üstün körü bakıyor, yanlarındaki açıklamları okumakla yetiniyordum. Önüme o kadar çok bakıyor, İlter'in dürtüklemesiyle hayata dönüyordum ki, insanların yavaş yavaş çevremizden çıkışa yöneldiklerini algılayamıyordum bile. En son bir iki kişi kaldığında ben iyice tenhalaştığını kavramama fırsat vermeden İlter kolumdan tutup;
- Bak burda ne var! Video odasıymış burası, hadi gidelim.
Birşey diyememiştim, yürüdük.
Oda da büyük video ekranın ışığından başka herşey zifiri karanlıktı. Sıralanmış sandelyelere ikimiz yanyana oturduk. Görüntüler mide bulandırıcıydı. İlter muhlanmış gibi ekrana bakıyordu. Birden başı hafifçe yana düştü. Ben bunu fark ettim, fakat bayılmış olabileceğini tahmin etmediğimden; biraz hada alttaki açıklamaları okudum. Çabuk sıkılmıştım yanıma dönüp kalkalım diye onu dürtükledim. İlter buna cevap vermedi, bir kez daha dürtükledim. Pat diye önüme düştü. Sendeleyip bağırmaya başladım, eğilip yüzüne baktım, gözleri kapalıydı. Yardım için başımı çevirdiğimde; biraz evvel kolonun köşesinden videoyu izleyen gençlerin, yerinde olmadıklarını gördüm. Videodan sesler ve görüntüler akmaya devam ediyordu. İlterin yanaklarını bir iki şaplattıktan sonra, kendine gelmediğini görünce şaşkınlıkla kalkıp odadan çıktım. Müzenin içinde poz vererek duran ölü kadavralarından başka bir Allahın kulu yoktu. Kalbim çıldırıcasına çarpmaya başlamıştı, hızla çıkışa doğru yöneldim. Hızlı adımlarla çıkışa doğru koşarken bağrınmaya devam ediyordum. Çıkş kapısı büyük ve siyah bir duvarla kapatılmıştı, yanlış yere geldiğimi düşünerek bir daha bakındım etrafa, hayır geldiğim yer doğruydu. Kapana kısılmış gibiydim. Çıldırmışçasına bağırmaya başladım.
- İmdat! Görevliler...Kurtarın! Çıkmak istiyorum... Bayıldı arkadaşım...
Daha fazla bağıramıyordum, sanki biraz daha bağırsam ölüleri rahatsız edecek onları uyandıracak gibi bir duygu vardı içimde. Bir iki daha şaşkın şaşkın koşturdıktan sonra herhangi bir yardımın gelmediğini, kimsenin bana cevap vermediğini duyunca, koşar adım tekrar video odasının koridoruna yöneldim. Videodaki sesler hiç birşey olmamış gibi kaldığı yerden devam ediyordu. Köşeyi döndüğümde İlterin yerinde olmadığını gördüm. Boğulacak gibiydim nerdeydi bu adam! Ellerimle başımı tutarak olanları anlamaya çabalıyordum. İlter... İlter ayılmışta olabilir, doğru ya niye panik yapıyorum? Baygınlığı geçmiştir muhakak...Evet evet geçmiştir... Aramaya koyuldu beni...Odadan tekrar çıkarak;
_İlter! İlter... Allahın cezası nerdesin? Tekrar mı bayıldın! İlter... Kimse yok mu?... Sesime cevap verin!...
Biraz bekleyip soluklandım, ama aklım başımdan bütünüyle gitmişti. Aklıma telefonla onu aramak geldi. Doğru ya belki de şimdi telefonunu açmış, aramamı bekliyordu. Elimi çantaya atıp aramaya koyuldum. Yoktu... Çantayı eğilerek yere döktüm. Yok! Tanrım yardım da isteyebilirdim onunla. Nerde olabilirdi? Çıldıracak gibiydim.
Kalkıp tekrar çıkışı aramaya koyuldum. Hıçkırarak ağlıyor, delirmiş gibi bağrınıyordum. Bir labirente sıkışmış gibi hissediyordum kendimi. Ara ara gözgöze geldiğim ölüler, kapana kısıldın dercesine bana bakıyorlardı. Böyle birşey gerçek olamazdı. İnanmak istemiyordum kapana kısıldığıma.
-Lanet olası nerdesin! İlter... Sesime cevap ver gıcık şey!... Benimle dalga mı geçiyorsunuz?
Artık tıkanmıştım, yere yığılıp hıçkıra hıçkıra ağlama başlamıştım ki; bir gürültü işittim, sonra bir çığlık... Yüreğim yerinden kopmuştu. Zıngır zıngır titriyordum. Yerimden fırladığım gibi, çantamı döktüğüm köşeye koştum, çömelip iyice sindim. Ses kesilmişti. Su şişemi titreyen ellerimle sanki biri benim elimi kapacakmışcasına korkuyla yerden aldım. Petin ağzını açıp bir iki yudum içtim. Doğrulup hızla video odasına geçtim. Kahrolası İlter, benle dalga geçercesine aynı yerde yatıyordu. Yanağına esaslı bir güçle sille indirdim, ayılmıyordu. Yakasını tutup sallıyor ayılmasını sağlama çalışırak bağırmaya devam ediyordum.
-Allahın belası... Geri zekalı! Açsana gözlerini... Biraz evvel neredeydin manyak!... Yalvarırım aç gözlerini... Hadi kendine gel...
Dudaklarını anlamlı anlamsız aralayarak mırıldanmaya başladı, güç bela koltuk altlarından tuta tuta onu duvara dayadım.
_ İlter gözünü seveyim aç gözünü... Kendine gel... Çıldırcam ne olur aç, aç hadi gözlerini... Geri zekalı açsana! Ne oluyor burda? İlter aç! Ne yaptılar sana...
Acımaya başlamıştım, acaba birşey mi içirmiştiler ona? Yoksa saralımıydı? Ne olmuştu müzedeki insanlara, nereye gitmişlerdi öyle birden bire? Neden kapılar kapalıydı? Bizi diri diri öldürecekmiydiler? Ne olacaktı! Ne? Ne? Ne?
Allahın cezası görevliler neredeydi, ya o çığlık! O neyin nesiydi Tanrı aşkına?
Tam bu sırada dışarda bir ses daha işittim. Odanın kenarını dizilmiş sandalyelerden bir tanesini kaptığım gibi yavaş adımlarla koridora doğru yöneldim. Ölülerin yerleri değiştirilmişti, yanlarındaki yazılar yoktu ve birden elktirikler gitti. Bir iki saniye duvara yapıştım, yavaş yavaş elektirikler geldi. Işıklandırmanın biri yanıyorsa öteki sönüyor, öteki yanıyorsa beriki kapanıyordu. Birinin koluma dokunduğunu fark etmemle, sandalyeyi kafasına geçirdim.
İlterdi bu. Kafasını tutuyor. Manyak mısın diye bağırıyordu.
Zırıl zırıl ağlamaya başladım. Olanları ona anlatmaya çalışıyordum.
- İlter bizi buraya kapadılar... Çıldırcam, çıldırcam... Kapadılar, kapadılar bizi... Öldürcekler bizi... Yalvarırım bişe yap... Birşey yap kurtar bizi...
Bu arada İlter kollarımı kavramaya çalışarak beni güç bela teskin etmeye çalışıyordu.
- Canım... Tatlım kendine gel, biz sadece ufacık bir şa... ka... Ufacık bir şaka...
Ben;
- Şaka! ufacık bir şaka ha! Sen ne diyorsun geri zekalı?
Çığlık çığlığa küfür sallıyordum ona, tekmeleyip bağrınıyordum ki; Müge beni uykumdan uyandırdı. Ter içinde kalmıştım. Büyük bir kabus görmüştüm tekrar. Ban bir kaç yudum daha su içirdiler. Doğrulup yüzüme bir iki su vurdum, pencerenin kanadını açıp gecenin soğuğuyla yavaş yavaş kendime geliyordum. Komidinin üzerinden Müge'nin sigarasından sigara kullanamadığım halde bir tane tırtıkladım. Sigarayı yakıp pöfördete pöfürdete içmeye başlamıştım. Müge ranzanın ikinci katından doğrulup;
-Göremedim zannetme cigaramı tırıtıkladığını. Kızım yatsana... Gecenin vaktinde uykun kaçarsa yarın uyanamazsın, altı buçuk trenine. Yetişemezsin söyliyim. Sahi ne yapcan yarın müzede çok merak ediyorum.
İlaçlarını almayı sakın sakın ihmal etme diyerek gülmeye başladı.
Ben;
-Kızım sana şurdan bir uçar tekme atarım, yat zıbar da uyu. Bana müze filan da deme.
Müge;
- Niye kızım ya? Ne güzel müze... Kadavra müzesi.... Immm. Bayılırsın sen öyle yerlere...
Ben;
-Ya sen benle dalga mı geçiyorsun?
Müge;
- Yooo, diyerek gülmeye devam etti.
Yastığı kafasına geçirip, türlü beddular ona ede ede susmasını sağladım.
Zıbardı diye fısıldayarak güldüm. Uykum bütünüyle kaçmıştı. Sbahın olmasını beklemeden elime kalemi alıp yazma başladım.
Ey Sema hoca! Sen çok yaşa emi. Rüyalarıma bile girip beni ödevleriyle taciz eden tek kadın. Öldüm öldüm geberdim. Yeter ya!... Yeter..
Başımın zonklayışı bir yandan, bir yandan olayın şoku; bizim kızlara ana avrat, hayır hasenat dümdüz gidiyor, ağlaya ağlaya defolun gidin başımdan diye bağırıyordum.
Benim hayırlı hesenatlı sövüşlerim işe yapamış olmalı ki, herkes odadan çekildi. Ben ise ranzanın ikinci katına bir daha gözüme kestiremediğimden Müge'nin yatağına iyiden iyiye yerleştim. Aldığım ağır panik atak haplarının etkisiyle beynim hiç birşey olmamış gibi tekrar uykuya geçti.
Gürültüyle zırıl zırıl çalan saati, komidinden el yordamıyla almamla odanın ortasına fırlattım. Susmuştu... Uykuya tekrar dalmıştım ki, lanet olası saat; yerine getirilmesi gereken ödevlerimizi anımsatan idealist bir buda gibi, uyanmam için halıfileksin ortasında tekrar tepinmeye başlamıştı. Mayhoş kafayla yerimden doğruldum, saatin üzerine, kahraman bir asker gibi, tüm hışmımla yürüdüm. Pillerini çıkarttım, gülümseyerek komidinin kenarına koydum.
Yatağımın kenarına gelip tekrar yatsam mı yatmasam mı türünden iç geçirdikten sonra paytak paytak lavobonun yolunu tuttum. Aynada izlediğim ben, korku filmlerindeki kaçkınları andıran saçlarımla pek bir şıktım. Kıyafetlerimi ar acele giydikten sonra, bahtına zorunlu olarak ranzanın ikinci katı düşmüş; uykusunda mırım mırım konuşan Müge'yi dürtükleyerek '' hadi ben çıkıyorum Müğiş'' dedim. Duydu mu duymadı mı emin değilim ama, kapıyı kapatım çıktım. Dışarda gün daha yeni ağarmaya başlamıştı, altı buçuk trenine binerek İstanbul yolunu tuttum. Tren sessiz ve tenhaydı. Açılmak için elimin tersiyle trenin buğulu camını silip dışarıdaki sise bakıyor, bir yandan da gece başıma gelenleri düşünüyordum. Tanrım beni cin mi çarpmıştı? Yıllardan beri kullnadığım ranzadan nasıl olur da düşebilirdim.Biraz daha ilerledikten sonra; beni Karaköyde karşılıyacak olan arkadaşım İlter'e uyanması için günaydın mesajı çektim. Yarım saat sonra nerde olduğumu sorunca; '' Haydar Paşa'ya indim yiğen'' diye bir mesaj daha çektim.
Yolu bana tekrar tekrar anlatan mesaj trafiğinden sonra; yaşlı bir amcaya takılıp, Karaköy vapuruna sohbet ede ede yürüyerek bindik. Amca ''en son ki iskelede ineceksin, yolcuların boşalmasından anlarsın'' diyerek bir sonraki iskelede indi. O indikten sonra, bir iskeleye daha yanaştık. Herkes inmek için ayağı kalkınca ben de herhalde burası amcanın dediği yer, diyerek doğruldum. Arkadaşım İlter henüz beni karşılamaya gelmemişti, sen ordaki kafalere takıl dedi ama ortalıkta kafe filan gözükmüyordu. Bende sırf merakımdan filimlerde gördüğüm bir köprünün üstünde oltlarıyla balık tutmakta olan insanların yanına yürüdüm. Burası şu ünlü kalata köprüsümü? Hımm, şu tuttuğun balıklar ne peki? Demek mezgit, peki oltayı nasıl tutuyorsun? Nasıl anlıyorsun oltaya balık geldiğini? Hımm... Demek öyle, derken telefonum çaldı.
-İskelenin önündeyim Ayşe, sen nerdesin?
-Galata köprüsünün üzerindeyim.
-Ne işin var Galata köprüsünün üzerinde!
-Hiç öyle merak ettim.
-Çabuk in deli!
-Tamam akıllı, sen nerdesin?
-İskelenin dibinde.
-Tamam geliyorum, diyerek telefonu kapadım.
Yanlış yerde indiğimi ne İlter ne balıkçılar ne de ben fark edemediğimden, bir o yana bir bu yana gidiyor balıkçı tezgahlarının dibinde merakla onu arıyordum. Tekrar aradım, arkadaşım cep telefonunun ucunda sinirden küplere binmişti, bense başıma geceden beri gelen bu şansızlıklardan ötürü gülme krizine giriyor doğru düzgün konuşamadan telefonu kapatıyordum. Kontürlerimi epey bir tükettikten sonra; yoldan çevidiğim birine, arkadaşımla konuşması ve hayrına olayı açığa çıkarması için, telefonu uzattım. Genç adam bir iki sorudan sonra başını onaylarcasına salladı ve bana dönüp ''yanlış yerde inmişsin kardeşim''; köprünün öteki tarafındaki iskelede inmeliymişsin, arkadaşın orda bekliyor diyerek bana yolu tarif etti.
İlteri görünce kahkahayı bastım, bir iki birbirimizi patakladıktan sonra yürümeye başladık. Gideceğimiz yer üniversite hocamızın ödev için gönderdiği bir müzeydi. Müze çeşitli kadavraların sergilendiği, ürküntü verici garip bir yerdi. Ben yaşayabileceğim heyecanı ertelemek için, espiri üstüne espiri patlatan arkadaşıma karşılık vererek güle eğlene ilerliyorduk. Şüphelenmeme en ufak bir mahal bırakmadan olayı çok önemsizmişçesine geçiştiriyor, çıktıktan sonra bir çorbacıda karnımızı doyurmayı planlıyorduk.
Müzenin önüne bu keyifle gelirken, erteledikçe ertelediğim panik atak nöbetim gıgım gıdım zihimi kurcalamaya yavaşça ben burdayı beni sakın unutma türünden kendini hatırlatıyordu. Bu depresif durumu arkadaşıma çaktırmamak için elimden geleni yapıyor, sahte gülücüklerle pek korkmadığımı ona çok belirgin bir şekilde hissettirmeye çalışıyordum. Biletleri aldıktan sonra, daha içeriye girmeden kalp atışlarım belirgin bir düzeyde artmıştı. İlter'in koluna fark edemeden tutundum.
_Korkuyor musun cadı? diye sordu.
-Saçmalama ne korkucam ama biraz heyecan ve tedirginlik var, istem dışı...
Benle alay edercesine;
- Hadi be rengin attı hafifçe, ne de ödlekmişsin sen ya!
Ona ileri derecede panik atak tedavisi gördüğümü anlatırsam, arkadaşların diline kolaylıkla düşme potansiyelim çok yüksekti. Bu sözlerine alındığımı belli etmemeye çalışıp, bir iki derin nefes daha aldıktan sonra kolunu inca parmaklarımla iyice kıstım. Parmaklarım kolunu acıtmış olmalı ki;
-Kasma kendini, kolumu acıttın, dedi.
İçeriye girdik, pazarda alışverişe gitmiş gibi rahat görünmeye çalışıyordum. Biraz daha ilerleyince; kadavranın eline bir bez parçası gibi konulmuş, bembeyaz bir insan derisi görünce sessizce '' yuh artık!'' diyip camekanın önünde çakılı kaldım. Bu benim panik atağımı iyice beliren atraksiyonlarıyla tetiklemeye yetmiştide artmıştı bile. Gözlerimi çevirip olaydan kurtulmalıydım. Kalbimin çırpıntılarını en aza indirgemek için oldukça yavaş yürüyordum. Daha sonra uğrayacağımız duraklarlara üstün körü bakıyor, yanlarındaki açıklamları okumakla yetiniyordum. Önüme o kadar çok bakıyor, İlter'in dürtüklemesiyle hayata dönüyordum ki, insanların yavaş yavaş çevremizden çıkışa yöneldiklerini algılayamıyordum bile. En son bir iki kişi kaldığında ben iyice tenhalaştığını kavramama fırsat vermeden İlter kolumdan tutup;
- Bak burda ne var! Video odasıymış burası, hadi gidelim.
Birşey diyememiştim, yürüdük.
Oda da büyük video ekranın ışığından başka herşey zifiri karanlıktı. Sıralanmış sandelyelere ikimiz yanyana oturduk. Görüntüler mide bulandırıcıydı. İlter muhlanmış gibi ekrana bakıyordu. Birden başı hafifçe yana düştü. Ben bunu fark ettim, fakat bayılmış olabileceğini tahmin etmediğimden; biraz hada alttaki açıklamaları okudum. Çabuk sıkılmıştım yanıma dönüp kalkalım diye onu dürtükledim. İlter buna cevap vermedi, bir kez daha dürtükledim. Pat diye önüme düştü. Sendeleyip bağırmaya başladım, eğilip yüzüne baktım, gözleri kapalıydı. Yardım için başımı çevirdiğimde; biraz evvel kolonun köşesinden videoyu izleyen gençlerin, yerinde olmadıklarını gördüm. Videodan sesler ve görüntüler akmaya devam ediyordu. İlterin yanaklarını bir iki şaplattıktan sonra, kendine gelmediğini görünce şaşkınlıkla kalkıp odadan çıktım. Müzenin içinde poz vererek duran ölü kadavralarından başka bir Allahın kulu yoktu. Kalbim çıldırıcasına çarpmaya başlamıştı, hızla çıkışa doğru yöneldim. Hızlı adımlarla çıkışa doğru koşarken bağrınmaya devam ediyordum. Çıkş kapısı büyük ve siyah bir duvarla kapatılmıştı, yanlış yere geldiğimi düşünerek bir daha bakındım etrafa, hayır geldiğim yer doğruydu. Kapana kısılmış gibiydim. Çıldırmışçasına bağırmaya başladım.
- İmdat! Görevliler...Kurtarın! Çıkmak istiyorum... Bayıldı arkadaşım...
Daha fazla bağıramıyordum, sanki biraz daha bağırsam ölüleri rahatsız edecek onları uyandıracak gibi bir duygu vardı içimde. Bir iki daha şaşkın şaşkın koşturdıktan sonra herhangi bir yardımın gelmediğini, kimsenin bana cevap vermediğini duyunca, koşar adım tekrar video odasının koridoruna yöneldim. Videodaki sesler hiç birşey olmamış gibi kaldığı yerden devam ediyordu. Köşeyi döndüğümde İlterin yerinde olmadığını gördüm. Boğulacak gibiydim nerdeydi bu adam! Ellerimle başımı tutarak olanları anlamaya çabalıyordum. İlter... İlter ayılmışta olabilir, doğru ya niye panik yapıyorum? Baygınlığı geçmiştir muhakak...Evet evet geçmiştir... Aramaya koyuldu beni...Odadan tekrar çıkarak;
_İlter! İlter... Allahın cezası nerdesin? Tekrar mı bayıldın! İlter... Kimse yok mu?... Sesime cevap verin!...
Biraz bekleyip soluklandım, ama aklım başımdan bütünüyle gitmişti. Aklıma telefonla onu aramak geldi. Doğru ya belki de şimdi telefonunu açmış, aramamı bekliyordu. Elimi çantaya atıp aramaya koyuldum. Yoktu... Çantayı eğilerek yere döktüm. Yok! Tanrım yardım da isteyebilirdim onunla. Nerde olabilirdi? Çıldıracak gibiydim.
Kalkıp tekrar çıkışı aramaya koyuldum. Hıçkırarak ağlıyor, delirmiş gibi bağrınıyordum. Bir labirente sıkışmış gibi hissediyordum kendimi. Ara ara gözgöze geldiğim ölüler, kapana kısıldın dercesine bana bakıyorlardı. Böyle birşey gerçek olamazdı. İnanmak istemiyordum kapana kısıldığıma.
-Lanet olası nerdesin! İlter... Sesime cevap ver gıcık şey!... Benimle dalga mı geçiyorsunuz?
Artık tıkanmıştım, yere yığılıp hıçkıra hıçkıra ağlama başlamıştım ki; bir gürültü işittim, sonra bir çığlık... Yüreğim yerinden kopmuştu. Zıngır zıngır titriyordum. Yerimden fırladığım gibi, çantamı döktüğüm köşeye koştum, çömelip iyice sindim. Ses kesilmişti. Su şişemi titreyen ellerimle sanki biri benim elimi kapacakmışcasına korkuyla yerden aldım. Petin ağzını açıp bir iki yudum içtim. Doğrulup hızla video odasına geçtim. Kahrolası İlter, benle dalga geçercesine aynı yerde yatıyordu. Yanağına esaslı bir güçle sille indirdim, ayılmıyordu. Yakasını tutup sallıyor ayılmasını sağlama çalışırak bağırmaya devam ediyordum.
-Allahın belası... Geri zekalı! Açsana gözlerini... Biraz evvel neredeydin manyak!... Yalvarırım aç gözlerini... Hadi kendine gel...
Dudaklarını anlamlı anlamsız aralayarak mırıldanmaya başladı, güç bela koltuk altlarından tuta tuta onu duvara dayadım.
_ İlter gözünü seveyim aç gözünü... Kendine gel... Çıldırcam ne olur aç, aç hadi gözlerini... Geri zekalı açsana! Ne oluyor burda? İlter aç! Ne yaptılar sana...
Acımaya başlamıştım, acaba birşey mi içirmiştiler ona? Yoksa saralımıydı? Ne olmuştu müzedeki insanlara, nereye gitmişlerdi öyle birden bire? Neden kapılar kapalıydı? Bizi diri diri öldürecekmiydiler? Ne olacaktı! Ne? Ne? Ne?
Allahın cezası görevliler neredeydi, ya o çığlık! O neyin nesiydi Tanrı aşkına?
Tam bu sırada dışarda bir ses daha işittim. Odanın kenarını dizilmiş sandalyelerden bir tanesini kaptığım gibi yavaş adımlarla koridora doğru yöneldim. Ölülerin yerleri değiştirilmişti, yanlarındaki yazılar yoktu ve birden elktirikler gitti. Bir iki saniye duvara yapıştım, yavaş yavaş elektirikler geldi. Işıklandırmanın biri yanıyorsa öteki sönüyor, öteki yanıyorsa beriki kapanıyordu. Birinin koluma dokunduğunu fark etmemle, sandalyeyi kafasına geçirdim.
İlterdi bu. Kafasını tutuyor. Manyak mısın diye bağırıyordu.
Zırıl zırıl ağlamaya başladım. Olanları ona anlatmaya çalışıyordum.
- İlter bizi buraya kapadılar... Çıldırcam, çıldırcam... Kapadılar, kapadılar bizi... Öldürcekler bizi... Yalvarırım bişe yap... Birşey yap kurtar bizi...
Bu arada İlter kollarımı kavramaya çalışarak beni güç bela teskin etmeye çalışıyordu.
- Canım... Tatlım kendine gel, biz sadece ufacık bir şa... ka... Ufacık bir şaka...
Ben;
- Şaka! ufacık bir şaka ha! Sen ne diyorsun geri zekalı?
Çığlık çığlığa küfür sallıyordum ona, tekmeleyip bağrınıyordum ki; Müge beni uykumdan uyandırdı. Ter içinde kalmıştım. Büyük bir kabus görmüştüm tekrar. Ban bir kaç yudum daha su içirdiler. Doğrulup yüzüme bir iki su vurdum, pencerenin kanadını açıp gecenin soğuğuyla yavaş yavaş kendime geliyordum. Komidinin üzerinden Müge'nin sigarasından sigara kullanamadığım halde bir tane tırtıkladım. Sigarayı yakıp pöfördete pöfürdete içmeye başlamıştım. Müge ranzanın ikinci katından doğrulup;
-Göremedim zannetme cigaramı tırıtıkladığını. Kızım yatsana... Gecenin vaktinde uykun kaçarsa yarın uyanamazsın, altı buçuk trenine. Yetişemezsin söyliyim. Sahi ne yapcan yarın müzede çok merak ediyorum.
İlaçlarını almayı sakın sakın ihmal etme diyerek gülmeye başladı.
Ben;
-Kızım sana şurdan bir uçar tekme atarım, yat zıbar da uyu. Bana müze filan da deme.
Müge;
- Niye kızım ya? Ne güzel müze... Kadavra müzesi.... Immm. Bayılırsın sen öyle yerlere...
Ben;
-Ya sen benle dalga mı geçiyorsun?
Müge;
- Yooo, diyerek gülmeye devam etti.
Yastığı kafasına geçirip, türlü beddular ona ede ede susmasını sağladım.
Zıbardı diye fısıldayarak güldüm. Uykum bütünüyle kaçmıştı. Sbahın olmasını beklemeden elime kalemi alıp yazma başladım.
Ey Sema hoca! Sen çok yaşa emi. Rüyalarıma bile girip beni ödevleriyle taciz eden tek kadın. Öldüm öldüm geberdim. Yeter ya!... Yeter..